Emin K., bir alıntı ekledi.
Dün 04:34 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Gökdelen
Nedir gökdelen?
Firavun'dan miras kalan ve Tanrı'ya kafa tutan bir kule mi? Yoksa çağdaş küresel fikriyatın dünyayı istila eden zihniyet sembolü mü? Evet o. Nereye bir gökdelen dikilmişse, orada paganist gücün paradan başka ilah tanımayan kanunu geçer.

Huzursuz Bacak, Mustafa KutluHuzursuz Bacak, Mustafa Kutlu
mahmut yiğiter, bir alıntı ekledi.
Dün 02:03 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Bu yasaklar,
Firavun kalıntısı.
Yoksun,
Akdan – karadan.
Gizline, canevine kurulu faklar.
Gün ola, umut kesip korkunç yetinden,
Murdar tutkusuna dünyasızlığın,
Gün ola, düşesin bekler.
Düşme!
Ölürüm…
Gözlerinden, gözlerinden olurum.

Leylim – leylim
Ayvalar, nar olanda
Sen bana yar olanda.
Belalı başımıza
Dünyalar dar olanda.

Hasretinden Prangalar Eskittim, Ahmed Arif (Sayfa 87 - Metis yayınları)Hasretinden Prangalar Eskittim, Ahmed Arif (Sayfa 87 - Metis yayınları)
Bahar, bir alıntı ekledi.
26 May 19:18 · Kitabı okuyor

Ilk Kadin Firavun ve Kadin erkek Esitligi
"Firavun (ya da firavunlar) ile ilgili en büyük yanlis inanc da hepsinin erkek oldugudur. Eski Misir da erkek oldugu kadar pek cok kadin firavun da hüküm sürmüstür. Yakin zamanda yapilan arkeolojik calismalarda piramitlerin yapimi sirasinda calisan iscilerin arasinda neredeyse erkekler kadar kadinlarin da oldugu belirlenmistir."

Firavun, E.A. Wallis Budge (Sayfa 18 - Erasmus Yayinlari)Firavun, E.A. Wallis Budge (Sayfa 18 - Erasmus Yayinlari)
Abdullah SAFİDEMİR, bir alıntı ekledi.
26 May 01:07

Cüz: 20 Sûre:28 Kasas 4
Gerçekten Fir‘avun o memlekette (Mısır’da) zorbalığa kalktı ve halkını (kendisine muhalefet etmesinler diye) çeşitli fırkalara böldü. Onlardan bir kısmını (İsrâiloğullarını) güçsüz bırakmak istiyor, (yeni doğan) oğullarını boğazlıyor, kadınlarını (kızlarını) ise sağ bırakıyordu. Çünki o fesad çıkaranlardandı.

Kur-ân’ı Kerîm Muhtasar Meâli (Açıklamalı), Kolektif (Sayfa 384 - Hayrât Neşriyat)Kur-ân’ı Kerîm Muhtasar Meâli (Açıklamalı), Kolektif (Sayfa 384 - Hayrât Neşriyat)
Ragıp Sefa Sarı, bir alıntı ekledi.
25 May 11:20 · Beğendi

İDDİA
6/EN'AM-163;"O'nun hiç bir ortağı yoktur. böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim."
Bu ayette Hz. Muhammed 'in ilk Müslüman olduğu yazıyor.

7/A'RAF-143;"Sen Sübhan' sin.
Tevbe ettim, Sana döndüm ve ben müminlerin ilkiyim" dedi. Bu ayette ise konuşan Hz. Musa dır.

Her iki ayeti de hükümsüz kılan ayet :

3/ÂLİ İMRÂN-67;"İbrahim, ne yahudi idi, ne de hıristiyandı: fakat, O hanif Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman di müşriklerden de değildi."

Hz. İbrahim Hz. Muhammed den de Hz. Musa dan da önce yaşadığına göre Müslümanlığı onlardan öncedir
Adem, İdris, Nuh gibi Hz. İbrahim den önce yaşamış olan peygamberlerin (Nebilerin ) Müslümanlık sırasının hesaba katılmadığını görüyoruz.
İlk Müslüman çelişkisi nasıl açıklanır?

İZAH
6/EN'AM-163 'te "Müslümanların ilki"
kullanılırken 7/A'RAF-143' te 'Müminlerin ilki' kullanılmıştır.
Bu önemli bir farklılık ve inceliktir. Zira birinde Hz. Muhammed'in (a.s.)
İslam'ı yaşayan bir topluluğa önderliğinden bahsedilirken
diğer kullanımda ise
'Hz. Musa (a. s.)'in bireysel deneyimine/tecrübesine dayalı inancından/güveninden söz edilmektedir. "evvel" kelimesine verilen "ilk" manası
iddia sahibinin zihninde
sadece zamansal öncelik-sonralık olarak algılamaktadır. Ancak "ilk" kelimesi sadece zamansal manada kullanılmaz. Bir sınavda ilk üçe girmek sınavı en erken bitirenleri değil, yüksek not alanları işaret eder.
Toplumda ilk sırada yer almak o toplumu oluşturan fertlerin en yaşlısı olmak manasında değil, yöneticilik/liderlik veya üstünlük manasında kullanılır. Zaten Kur'an Müslümanlığın insanlık ile yaşıt bir kavram olduğunu şöyle dile getirir:
"O, Sizi daha öncede Müslümanlar olarak adlandırdı." (22 HAC-78)

Şimdi iddia edilen ayetleri bu geniş bakişla tekrar ele alalım.(6/163) ayette ki kullanım ile örnek bir Müslüman ve hayatını Allah'a adayanların öncüsü
manasında "evvel" kullanılmıştır.

İkinci kullanım bağlamıyla düşündüğümüzde/okuduğumuzda
Ayet şu şekildedir.

"Mûsâ, bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisine konuşunca, şöyle dedi: “Rabbim! Bana kendini göster, seni göreyim!” Allah, “Beni asla göremezsin; ama şu dağa bak! Eğer o yerinde durabilirse, sen de beni göreceksin” dedi. Rabbinin kudreti dağa tecelli edince, onu paramparça etti, Mûsâ baygın vaziyette yere yığıldı. Kendine gelince şöyle yakardı: “Seni noksan sıfatlardan uzak tutarım, tövbe edip sana yöneldim. Ben Mü'minlerin ilkiyim.” dedi. (7/143)
Hz. Musa dönemindeki insanlar yıllarca firavun zulmünün altında ezilmiş kölelerdir. Bu insanlarda soyut düşünme melekeleri/melekesi çok düşük olduğu için Hz. Musa dan
'Allah'ı kendilerine apaçık göstermesini' bile istemişlerdir.

..."Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız."... (2/55) Hz. Musa bu taleple Allah'ın huzuruna çıkar. Dağın parçalanması ile Musa (as.) baygın düşmüş ve
(Allah'ın görülemeyeceğini anlayanların ilkiyim) Bana iman edenlerin "öncüsuyüm" manasında
"Mü'min" ve "Evvel" kelimeleri(ni) kullanılmıştır.
Burada ki mü'minlik ilk Müslüman/ (teslim olan) manasında değil, kavminde (bunun olmayacağını) ilk anlayan (benim) demektir.

[Ateizm ve Deizmin Sorularına Karşı İddialar ve İzahlar /Kemal Gürger / Düşün Yayıncılık syf 11 - 12]

Ateizm ve Deizmin Sorularına Karşı İddialar ve İzahlar, Hüseyin Kemal Gürger (Sayfa 11 - Dûșûn yayıncılık)Ateizm ve Deizmin Sorularına Karşı İddialar ve İzahlar, Hüseyin Kemal Gürger (Sayfa 11 - Dûșûn yayıncılık)

Mustalem

Aktı kan, kan aktı meşhur meydana,
Bir sır damla damla döküldü elhak.
Kol düştü, baş uçtu, gövde bir yana,
Bir nida hatiften: Sana müstahak.

Bir kadeh sunarız, ezeli serin,
Bir yaygı ve kılıç senin kaderin,
Esrarımızı faş eden bir erin,
Sonu işte budur, buyurdu el-Hakk.

Darağacı; miraç, buse; inancı,
Ne bilsin zahire mahkum yabancı,
Görünmezi gören gönülde sancı,
Davalı Hüseyin, dava Ene’l-Hakk...

Ankara, Nisan 2011

http://www.dailymotion.com/...nys_music#from=embed

Ve hikayesi:

26 Mart Hüseyin bin Mansur Hallac Hazretleri'nin dünyayı terkinin yıldönümü; 26 Mart 922...
Yukarıdaki cümleyi yazmak zor oldu...
Zira "katledildi" ifadesini ne gönül ne de baş kulağım kabul etmiyor...
"Öldü"yü ise ruhum...
Onun ki büsbütün bir terkten başka bir şey değildi hakikat...
Her şeyi, kendini, "ben"ini dahi terk...

"Ben" mevzusu ile ilgili İblis ile bir konuşmasından bahsedilir bu arada Hallac'ın... Ve bir gönül ehlinin mana aleminde Allah ile konuşmasından; yine aynı mevzu fakat İblis yerine Firavun kıyası ile... Merak edenler bir şekilde ulaşabilir...

"Şiirimin hikayesi" kısmı için aşağıdaki şiir çalışmasının hikayesi noktasında; Hallac'ın yürüyüşünün yıldönümü vesilesi ile O'na dair bir kardeş ile biraz dertlenmenin ve zevklenmenin bir meyvesi olduğunu yazmak idi arzumuz yalnızca... Velakin bahis O olunca, olan kendiliğinden olmakta...

Ziyadesi ile konuşulmaya, anılmaya, yazılmaya değer bir Muhterem diyelim velhasıl...
Noktayı koymadan ve asıl şiirin asıl hikayesine geçmeden evvel Hz. Ebubekir (radıyallahu anh) Efendimizin de bir sözünü aktarmış olalım: "Sırrın senin kanındır, onu akıtma..."

Evet!...

Üç noktanın peşisıra aşağıdaki videoda yer alan Hallac-ı Mansur anısına bir topluluğun seslendirdiği (hiç, yok'tan iyidir ismindeki) eserin sebep olduğu ilaveli hikayeyi kaydedelim.. Zira şiir çalışmasının okunması için gerekli olan zaman, eserin dinlenmesi için geçecek zamanın yanında pamuk misali... Hem O'ndan bahsetmekle "şiirin hikayesi" noktasında biraz daha detay vermiş olalım, hem de O'nun sohbeti ile muhabbete vesile... Asıl vesile elbet O ve mutlak gaye ise muhabbet sebebi ile yine O... Sonrası bana, sana, O'na kalmış...

Siz eseri dinlerken yahut dinlemek için videoyu harekete geçirirken biz de diyelim ki:

Evet Hallac-ı Mansur yahut Hüseyin b. Mansur ya da tam ismi ile Ebu Abdullah Hüseyin bin Mansur El Beyzavi el Hallac...

Tezkiratü'l Evliya (Feridüddin ATTAR) isimli eserde müellif Mansur'un hayatını, hallerini ve sözlerini yazmaya başlamadan evvel O'nu anarken: "Allah yolunda Allah'ın maktûlü, (Hakk'ın şehidi), tahkîk ormanının arslanı, saflar yaran, cesur, sıddîk ve dalgalı deryaya batmış olan Hüseyn b. Mansur Hallac'ın (ra) işi acaib bir iştir, kendisine has birtakım garib vakalar vardır. O hem gayet hararet ve iştiyak içinde idi. Hem de şiddetli firak alevleri içinde mest, kararsız ve hali perişan bir vaziyette idi. Samimi ve bağrı yanık bir aşık idi," der...

858 yılında İran'ın Beyza şehrinde, Tur Kasabası'nda doğan Hüseyin'in Dedesi mezdek inancına sahip olsa da babası müslümandır. Çocuk denecek yaşta Kuran'ı hıfzeden Hüseyin bin Mansur zamanla, bir İlahî hüküm neticesinde kendisini tasavvufi bir hayatın içinde bulur.

Gençlik yaşlarında evvela; Sehl bin Abdullah Tüsterî'nin, bir zaman sonra ise Amr bin Osman Mekkî'nin sohbetlerinde bulunur ve onların feyzinden, Allah'ın Onlar'a ihsan ettiği nûrdan, hikmetten ve Onlar'da tecelli eden sırlı güzelliklerden istifade eder. Zamanının büyüklerinden Ebû Ya'kub Akta', O'nu kızı ile evlendirir. Bir vakit sonra ise birtakım sebeplerden ötürü yolu Bağdat'a düşer ve Cüneyd-i Bağdadî'nin kapısına bendolur. İçinde yaşadığı hâle ve bazı meselelere dair sorduğu sorulara Bağdadî'den cevaplar alamadığı gibi bir de Cüneyd'den: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya (kana) boyaman galiba yakındır!" hitabı ile karşılaşan Hüseyin, Cüneyd-i Bağdadî'ye: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyadığım gün sen suret ehlinin kisvesini giyeceksin," der ve Bağdat'tan da ayrılır. Anlatılan o ki; Hallac'ın katline dair imamlar fetva verdiklerinde Cüneyd-i Bağdadî ehl-i tasavvufa has bir giysi içinde idi. Zamanın Abbasi Halifesi Muktedir: "Hüseyin bin Mansur hakkında verilen bu hüküm için Cüneyd'in hattı da gerek," diye emredince; emir üzerine Cüneyd, zahiri alimlerinin giyinme tarzı üzre giyindi ve: "Biz zahire hükmederiz, yani katl zahir hale göredir, fetva zahir üzredir. Ancak bâtını Hudâ bilir," dedi ve evvela Mansur'un daha sonra yönetimin kendisine söylediği işi yerine getirdi.

Seyyah velîlerden olan (ki hangi veli sefere biganedir ve hangi insan yolculuktan uzaktır) Hüseyin, pek çok ülkeye rıhlelerde, seyahatlerde bulunur. Hindistan'dan, Çin'e; Türkistan'dan Horasan'a kadar pek çok yerde gider ve ora ahalilerine "Ehl-i sünnet vel cemâ'at" inancını aşılar, tasavvufu anlatır. Anadolu'nun, Türklerin İslam'a ve tasavvufa meylinde Hüseyin bin Mansur'un da büyük bir etkisinin olduğu söylenir. Hakikat öyledir. Hali, söyledikleri, yaşadıkları sebebi ile gezdiği, gördüğü pek çok yerde kendisine ilgi duyan, O'nu seven kimseler peyda olur. Dört bir yandan mektuplar yazılır Hallac'a. Ve onlarca isim verilir. Çinliler Ebû Muin adını takarlar. Horasan ehli O'na Ebû Mihr diye hitap ederken, Fârisliler Ebû Abdullah Zâhid diye çağırırlar O'nu... Basra'da Muhbir, Huzîstan'da Hallâc-ı Esrâr diye nam salar. Ve Bağdat'ta O'na "Mustalem" ismi verilir... Yani, "kendinden büsbütün geçmiş, kendisinden tamamen kopmuş adam..."

İlâhi sırlardan bahseden Hüseyin'i sevip, kabul edenler olduğu gibi O'nu düşman belleyip, zındıklıkla itham ederek reddeden hasımları da olur. Öyle ki halkına anlattığı fakat halkının anlatılanlardan yana nasipsiz olduğu onlarca şehirden binlerce hakaret ile kovulur.

O'nun, zahir ehlince reddi; makbul oluşuna zarar vermez. Zira zamanında yaşamış büyükler, O'nun hali hususunda kabul bayraklarını dalgalandırırlar; devrin Allah dostlarından Ebû Abdullah bin Hafîf, Hüseyin için: "Hüseyn bin Mansur Rabbâni bir âlimdir," derken yine Hakk'ın yakınlarından Ebû Bekir Şıbli: "Hallac'la ben aynı meşrepteniz. Şu var ki bana deli, dediler ve kurtuldum. Onu ise aklı mahvetti..." buyurur. Her ne kadar Ebû Kasım Kuşeyrî'nin dışında kalan şeyhlerin ekserisi O'nu reddetmiş olsa da O'nun bâtını yani aslı Ehl-i Sünnetce makbul olarak görülür ve böylece iman edilir.

Hüseyin bin Mansur'un lakabı olan Hallac sıfatı ise zuhur eden bir olayın ardısıra verilir. Şöyle ki: Bir zaman pamukçuluk işi ile meşgul olan bir arkadaşının dükkanına uğrar. Ondan bir işinin hallini isteyerek bir yere gitmesini rica eder. Arkadaşı; işinin olduğunu, pamukların temizlenmesi gerektiğini söylese de, Hüseyin, pamukları temizleme işini halledeceğini belirterek adamı gönderir. Dükkan sahibi Hüseyin'in kendisine söylediği işi görüp tekrar dükkanına döndüğünde bir de görür ki pamuk yığınları bıraktığı gibi durmakta. Bunun üzerine: "Ya Hüseyn!... Bu ne iş, hani ben hallederim, demiştin..." der. O böyle der demez Hüseyin bin Mansur parmakları ile pamuk yığınına doğru bir işarette bulunur ve yığınla pamuk o anda harekete geçer. O'nu sihre nispet eden bir kısım "zavallı taife"yi tırnak içinde anarak, Hallac'ın Allah'ın izni ile gerçekleştirdiği bu kerameti ile pamuklarının işi yarayan kısımları bir yana; çekirdek ve çöplerinden ibaret kısmı ise başka bir yana dökülür. İşte bu hadiseden sonra Hüseyin; "pamuk atan" manasında Hallac adı ile anılmaya başlar.

Kendisine her mezhebin en zor hükmü ile hareket etmeyi esas kılan Hallac-ı Mansur'un insanın aklını hayrete, ruhunu ise muhabbete düşüren pek çok hikayesinden bir tanesi şu ki: Tasavvuf işine gönül verdiğinde evvela riyazet ile meşgul olur. Bu yüzden üzerinde yimri yıl boyunca yalnızca bir aba ile gezer ve o abayı hiç çıkarmaz. Günlerden bir gün boynunda bir akrebin olduğunu gören çevredekiler, akrebi öldürmek için harekete geçince Hallac-ı Mansur: "Durun, der. Elinizi ondan çekin. Zira o; oniki yıldan beri boynumuzda dolaşan bir ahbabımızdır..."

Yukarıdaki menkıbeyi biraz açmak noktasında: Evliyaullah bahsinde insanlardan olduğu gibi hayvanlardan da bir kısım leyhte ve aleyhte taraftarlar vardır. Hayvanlardan da bahtiyar olan bir kısım vardır ki; "Velîleri" bir takım özel işaret ve hallerinden dolayı tanır ve onlara hürmet gösterirler. Ademoğlu'nun çoğunun hüsran içinde kaldığını ve kalacağını ve sonunun da mahrumiyet olduğunu ve olacağını haber veren Rabbani hükümler gerçek olduğu gibi, bir kısım hayvanatın da cennete mesken tutacağı Rasuli bir hakikattir. Aklın teslim bayrağını çektiği noktada mevziyi vicdana ve kalbe bırakmak akıllı kişinin alametidir, diyelim ve üç noktayı yavaş yavaş koyalım. Herhalde şu okunan son satırlar, hadiseler, Hallac-ı Mansur için O'nun anısına sunulan eserin de sonunun gelmesi ile aşağı yukarı aynı zamana tekabül eder.

O'na dair bir başka hadise ise şudur ki: Anlatıldığına göre Hüseyin bin Mansur, malum söz ve uydurma birtakım suçlamalardan dolayı tutuklanarak zindana atılır. Zindanda mahpus olarak tutulan hür adam Hallac, zindan arkadaşlarının ve görevlilerin gözleri önünde her gece bin rekât namaz kılar. O'nun bu halini görenler sorar: "Ben Hakkım, dediğine göre bu namazı kim için kılıyorsun?..." Cevap verir: "Biz kadrimizi biliriz..."

Ve bir başkası (burası için sonu): Artık hükmün infaz gününün gelip çattığı o dem, Hüseyin bin Mansur zindandan çıkarılır ve onbinlerce insanın döküldüğü Bağdat'ın meydanına, kalabalığa yara yara ilerler. Bu esnada Bâbu't-Tâk'ı dolduran insanların, hepsinin gözlerinin içine bir bir bakarak davasını haykırır. Nihayet muallak taşı bildiği darağacına varır. O esnada kalabalıktan bir ses duyulur, bir sual: "Ya Hallac!... Aşk nedir?..." Hüseyin bin Mansur gözleri ötelerde seslenir: "Aşkın ne demek olduğunu bugün, yarın ve öbür gün göreceksin..." Rivayet o ki; Hallac'ı o gün öldürürler, ertesi gün ise ateşe verip yakarlar. Ve öbür günde külünü bir rüzgarlı bir anda havaya savururlar. Bu manzara "aşk işte budur..." demektir.

Ve evet... Yukarıda kaydettiğimiz bir kaç menkıbenin Hallac-ı Mansur denen deryadan bir damla olduğunu not düşerken bir de tavsiye de bulunalım: O'nu okuyun... Ve dinleyin: Sabah Türküleri/Hallac-ı Mansur...

Hayatı ve yaşadığı haller sebebi ile Hüseyin bin Mansur'a benzediği rivayet edilen bir mutasavvıfın sözleri sonun başlangıcı olsun: “Şu son devrin Mansur'u Enel Hak sözünü aşikare söyler. Şimdi idam sehpası aşk vuslatının sembolü haline gelmiştir. Aşıklar her saat darağacına meyleder. Çünkü Mansur'u darağacına çıkaran bu alev, aşkın alevidir. Aşkın mertebesi dar ağacıdır. Ölümü göze alıp buna azmetmek aşk erbabı için esastır..."

Sezen B., bir alıntı ekledi.
 24 May 14:24 · Beğendi

Bilmiş,
Bilsinler!.
Sana nasıl yandığımı
Uuuuy gelin...
İşte kan tutmuş korsanlar,
Haramla beslenmiş azgın,
Düzmece peygamberler
Ve cüceleri
Ve iğdiş ve aptal kölelerine karşı,
İşte bir kez daha
Bu can bendeyken,
Delin, divânenim işte
Uuuuy gelin...
Bu yasaklar, Firavun kalıntısı.
Yoksun,
Akdan - karadan.
Gizline, cânevine kurulu faklar.
Gün ola, umut kesip korkunç yetinden,
Murdar tutkusuna dünyasızlığın,
Gün ola, düşesin bekler.
Düşme!. Ölürüm...
Gözlerinden, gözlerinden olurum.
Leylim - leylim
Ayvalar, nar olanda
Sen bana yâr olanda
Belâlı başımıza
Dünyalar dar olanda.

Hasretinden Prangalar Eskittim, Ahmed Arif (Sayfa 23 - Metis Yayınları)Hasretinden Prangalar Eskittim, Ahmed Arif (Sayfa 23 - Metis Yayınları)

Es Selam Değerli Dostlar...
Ramazanımız hayr, ömrümüze bereketli ola duasıyla temennide bulunup kitap doğrultusunda kısa bir inceleme yapmak istiyorum...
Evet Kadim Şehir Kudüs...
Ortak Davamız...
İlk Kıblemiz..
Peygamberler Şehri..
Bereket Diyarı..
Peki neden biz müslümanların elinde değil?
Niçin Aksa mescidinin en güzel kapısı olan Amud dan ( Şam Kapısı ) giriş yaparken siyonistlerin nezaretinde yapıyoruz?
Megaribe Kapısından hiçbir sebep yokken sadece müslümanların girişine niçin izin verilmiyor?
Ve Karadavi şu güzel örnek ile aslında bir nev'i durumu açıklıyor:
Firavun'a sormuşlar, niçin azgınlaştın?
El Cevap: Beni yaptığımdan alıkoyacak birinin olmaması...
Yorumsuz..
Aksa Mescidinin batı kısmına girince hala Peygamber Efendimiz SAV in Mekkeli müşriklere tasvir ettiği sütunlarla karşılaşıyorsunuz.
Kubbetüs Sahra ( SAHİR ) nın hemen karşısında Nebi SAV'in tüm peygamberlere namaz kıldırdığı mekan ile Hz.Hızır as ın Aksaya uğradığında namaz kıldığı yeri görüyorsunuz..
Ve hemen ilerisinde Hıtta Kapısının karşında Kanuni nin yaptırdığı Su Sebili ve Namazgah..
Ve tam batısında Hz.Süleyman'ın vefat ettiği makamı...
Daha niceleri..
Buram buram tarih kokuyor,harikulade bir şekilde etkiliyor..
Ve diyoruz ki bu mekan niçin bizde değil sebebi ne?
Biraz önce dedim ya Yorumsuz diye..
Aslında hepimiz biliyoruz Arap dünyasının bu davadan geri adım attığını..
Hepsinin artık siyonistlerin maşası olduğunu...
Dolar uğruna satıldıklarını...
Filistin devletine dair ayrılan belediyelerin dahi siyonistlere hizmet edip maaşlarının ABD tarafından ödendiğini..
Ve en kötü tarafı en son açılan ABD Konsolosluğu hazırlıklarında temizlik görevini yapanların Filistinlilerin olduğunu...
Ne vahim değil mi?
Kudüs merkez'de oturan müslümanlara size izin veririz ama sesinizi çıkarmayacaksınız...
vermişler mavi kimlik..susturmuşlar..
Peki hayır davamdan vazgeçmem diyen ki Gazze gibi müslümanlara ise yeşil kimlik verip Aksaya dahi girmelerini yasaklamışlar 50 yaş sınırı getirmişler...
Peki bu bağlamda Kudüs kimin?
Filistinlilerin mi? Hayır...
Arapların mı? Asla...
Peki kimin?
Doğusu ile Batısı ile Kuzey ve güneyi ile tüm müslümanların...
Ve Karadavi diyor ki?
Kudüs' e turistik amaçla gidersen caiz değil, ama davam uğruna destek uğruna giderim Filistinli kardeşlerime yardım ederim muhabbet ederim dersen caiz..ve yerinde tespit...
Allah Resulu buyuruyor ki;
3 mescid var ki ibadet amacıyla gidilebilir...
Mescid-i Haram 100 bin sevap
Mescid-i nebevi 10 bin sevap
Mescid-i Aksa 1000 sevap...
Üç mescide de gittim Rabbim nasip etti, inşAllah sizlere de nasip eyler,
emin olun en garibi Mescid-i Aksa..
Evet Kadim şehir Kudüs..İşgal altında..
Beytüllahime gittiğinizde Hz.İsa as.
El-Halil'e gittiğinizde Hz.İbrahim,Hz.Yakup,Hz.Yusuf as ve Sare annemiz,
Eriha 'ya gittiğinizde Hz.Musa as...
Zeytin Dağına çıktığınzda Rabiyatül Adeviyye ve Selman-ı Farisi...
Peygamberlik ve Bereket Diyarı...
Ribat ve cihat yurdu ki Hz.Ömer bizzat gelip Ömer Sözleşmesini imzalamış şehrin anahtarlarını elden alarak.
Ve hemen mescid-i meşhur Kıyamet Kilisesin yanında ve orası da garip...
HAMİŞ;
1- İslam Dünyası bir olup siyasi ve askeri yönden güçlü olmadığı sürece üzgünüm ama Kudüs'ü almamız imkansız görülüyor.
2-Her ne kadar da tepkimiz vermeye çalışsak da ,İsrail yayılmacı politikasını devam ettiriyor,
farklı ülkelerdeki Yahudilere;
''gelin size ev araba verelim,çalışmasanız da aylık 7 bin dolar maaş başlayalım politikasıyla en can alıcı şehirlere noktalara Yahudileri yerleştiriyor...
3-Unutmayalım ki C.ALLAH İsra Suresinin ilk ayetleri ile Miraç mucizesi ile Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa'yı birbirine bağlamıştır ve biz görürmüyüz görmezmiyiz bilemem ama şu Hadis-i Şerif ileride Kudüs'ün biz müslümanların olacağına dair en somut delili beyan etmiştir;
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Müslümanlarla yahudiler çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Yahudi taşın, ağacın arkasına saklanacak, bunun üzerine o taş, o ağaç yahudiyi kovalayan kimseye, ‘Ey müslüman! Arkamda bir yahudi var, gel onu öldür!’ diyecek. Yalnız gargad ağacı bir şey söylemeyecek; çünkü o yahudilerin ağaçlarındandır.”
(Buhârî, Cihâd 94, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 82)

Baki selamlarla ile hürmetler dilerim..
Ve Kudüs'ü anlamak için mutlaka kitabı en kısa zamanda okumanızı temenni ederim.
Keyifli okumalar.

Meral Ekinci, Hayata Dön'ü inceledi.
23 May 20:13 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Çirkin ve suskun Ala'nın çocukluğunda yaşadığı, tanık olduğu travmatik olayların şu an ki durumuna etkilerini okuyoruz. Zorla da olsa terapiye gidiyor ve başlarda sürekli susuyor ve sustukça terapistini de çileden çıkarmak için elinden geleni yapıyor.
Derken suskunluğu bozuluyor. Çirkin kızın hikayesi başlıyor.Öyle bir hikaye ki acıyla, dehşetle hüzünle her şeyi gölgede bırakıyor.
Çirkin kız açıldıkça, konuştukça güzel bir prensese dönüşüyor.
Ayrıca kitapta seanslar boyunca Ala'yı çözebilmek adına psikoterapist genç firavun Tutankamon'un esrarı, Hitler ve Freud'un kişiliklerinden alıntılar, çariçe Katerina 'nın hayatı, Eva Peron ve Prenses Süreyya'nın hüzünlü hayat hikayelerinden parçalar paylaşıyor..

Ragıp Sefa Sarı, bir alıntı ekledi.
23 May 09:28 · Beğendi

Firavun yönetimindeki Musâ as, Roma yönetimindeki Yahudi toplumunda yaşayan İsâ as ve Kureyş yönetiminde şirk toplumunda yaşayan Muhammed as, ancak içinde bulundukları toplumları tanımak suretiyle doğru anlaşılabilirler.

Şaban Öz / Siyer’e Giriş - sayfa.42

Siyer’e Giriş, Şaban Öz (Sayfa 42 - Ankara okulu / Endülüs Yayınları)Siyer’e Giriş, Şaban Öz (Sayfa 42 - Ankara okulu / Endülüs Yayınları)