• Aleyküm selam, kitap Adem ile Havva'nin cennette öncesiz sonrasızmışcasına mutlu bir hayatı yaşadıkları gibiydi hayatımız Batı'nın soluğu bize gelmeden önce ... diye teker teker cümleleri sıralayıp başlıyor söze. Konunun en başına geliyor bir zincir halkasının en başına bakıp nerede kusur var onu göstermeye çalışıyor bizlere.
    Hz. Adem'den Hz. Nuh'a geçiyordu...
    Ey inanmış kişi ! Korkma! Bütün insanlık inkar ve sapıklık bataklığına gömülse de senin için nurlu bir iz vardır. Hazreti Nuh'un izi. Ve bu iz seni "kurtarıcı gemi"ye götürecektir diyerek bizleri diriltiyor.
    Hz. İbrahim'in "en ağır yükü, insanlığın en ağır yükünü omuzladı peygamber. İnsanın varolmak veya olmamak meselesini çözmek istedi. Bütün dikilmiş başları Allah'ın önünde eğilmeye çağırdı. Ateşten başarıyla geçmiş biri olarak ateş imtihanına çağırdı ruhları. Ateşten sonraki çiçekleri devşirilmiş bir ruh olarak "
    "Hz. Adem ile yaratıldık, Hz Nuh'la yaradılışımızın varoluşuna çevrilişini kesinleştirdik. Hz. İbrahim'le inanmışlar milletini ve toplumunu kurduk. Hz. Yusuf'a devletini kurma ödevini belirdi."
    Hz. Yusuf'a iftiralar , ihanetler ve bir çok sorun devlet adamının karşılacagi bir çok durum Hz. Yusuf'un başına geldi ...
    Hz. Musa "kendi kudretine yapan hiç bir kişinin unutamayacağı ve narsisizmle dolu bir hiç bir kavramın hesaba katmaktan yakasını kurtarmayacağı kader ironisidir, Hazreti Musa'nın firavun sarayında büyümesi. "
    Hz. Suleyman " hakikat medeniyeti, "devlet" modeline , ideal devlet formuna Süleyman peygamber ile ulaşır "
    Hz. Yahya Hakikatin Kılıcıdır.
    Hz. İsa babayı putlaştıran topluma karşı babasız doğmuştur..
    Hz. Muhammed (s.a.v.) o cennetin kapısı değil ...
    Cennetin ta kendisidir...
    Kitap zincir halkasini o kadar güzel ve muazzam tamamlamış ki, ne söylesek az gelir. Sezai karakoç'un belirttiği gibi bu kitabinda özden kabuğa doğru gidilmiş. Sonra öyle bir kapıya girmiş ki öbür kapıların hepsi bu kapıya ulaşmış :)
    Yitirdiğimiz cenneti bulmamız umuduyla
  • Mısırlı yazar Necip Mahfuz'un başyapıtı. Eser Dinler tarihinin allegorik bir şekilde romanlaştırılmış hali. Çok sade bir üslüp ve zekice bir kurgulamayla örülü bu romanda yazar çöl kıyısında kurulu bir sokağın tarihi üzerinden insanlığın inanç gelişimini yansıtıyor. Eserdeki karakterlerin karşılıkları şöyle:
    Cebelavi: Allah
    Edhem: Hz.Adem
    Umayma: Havva
    İdris: Şeytan
    --Cebelavi mülklerinin yönetimini bir köleden olma küçük oğlu Edhem'e vereceğini söyleyince soylu bir kadından olma en büyük oğlu İdris babasına isyan eder. Tıpkı şeytanın, insanı değersiz görüp Allah'a isyan etmesi gibi. Hatta Cebelavi, Edhem için o sizden farklı olarak okuma yazma biliyor der. Adem'e isimlerin öğretilmesine atıf yapılarak. İdris'in konaktan kovulması şeytanın cennetten kovulmasına karşılık gelir. Zaten konağın bahçesinin tasviri cennete benzer. İdris, Edhem'i yasaklı kitaba bakmak için kandırmaya çalışır. Edhem kararsız kaldığı esnada Umayma'da kitaba bakması konusunda onu kışkırtır. Tıpkı Havva'nın yasak meyveyi yeme konusunda Adem'i kışkırtması gibi. Sonunda yakalandıklarında da Cennetten yani konaktan kovulurlar.

    Bu noktada ilginç bir gönderme de Edhem'in sürekli konağı özlemesine yapılır. Edhem sürekli babası tarafından affedilmeyi ve konağa geri dönmeyi ister. Hep oranın hayalini kurar. Orası bir bakıma ruhlar alemidir ve her ruhun dönmek istediği yerdir.

    Eserin Allah-Adem-Şeytan ile ilintili bu ilk bölümü ile "Arif" adındaki son bölümü bence en iyi kısımları. Diğer bölümlerin kötü olduğunu söylemiyorum ama hikaye tanıdık olunca bildiğiniz sonu bekliyorsunuz biraz.

    Kadri: Kabil
    Hümam: Habil
    Cebel: Hz.Musa (Musa nasıl Firavun'un sarayında büyümüşse Cebel de vekilharcın konağında büyümüştür.)
    Rıfat: Hz.İsa
    Yasemin: Yahuda
    Kasım: Hz. Muhammed
    Kamer: Hz.Hatice
    Sadık: Hz.Ebubekir (İsim seçiminde Ebubekir'in sadakatine gönderme yapılmış)
    Hasan: Hz.Ali
    Arif: Bilim
    Vekilharçlar-Çete liderleri: Devletler, dini önderler, yöneticiler, firavunlar vs.
  • İlk zalim Nemrut'tan başlayarak Firavun, Neron, Haccac, Hasan Sabbah, Lawrence, Karl Marks, Lenin, Stalin, Mossollini, Tito, Hitler, Esad, Miloseviç ve Fidel Castro'ya kadar dünyadaki en zalimlerin hayatlarını nasıl doğup, büyüyüp, ne zulmler yaptıklarını ve nasıl öldüklerini kısaca anlatan bir eser. Ortaokul ve üstü herkesin kesinlikle okumasını tavsiye ederim. Bu zalimleri, zulme uğrayan halkları/insanları, dünyanın yaşadığı acı günleri herkesin bilmesi ve ders çıkarması gerek. Eser toplu biyografi bakımından temel seviyede iyi bir kaynak ve veri olmuş.

    Allah dünyaya bir daha böyle zalim isimleri getirmesin diyorum ve hayatımın 3 farklı döneminde defalarca okuduğum bu kitabı tavsiye ediyorum.
  • “Özgürlük bir kimsenin başkasına zararlı olmamak şartı ile dilediğini yapmasına denir. Hükümet bazı aşırı görüşlü kimselerin sandığı gibi halktan üstün bir varlık olarak kabul edilse bile onun millet üzerinde vasilik yapması kabul edilemez.” NK

    Öncelikle itiraf etmeliyim ki bu benim ilk Hıfzı Topuz kitabımdı. TÜYAP’ ta bu yıl düzenlenen kitap fuarında, Ekin Yazın Dostları Kurucu Üyesi olan Sayın Aydın Ergil’e bir Hıfzı Topuz kitabı okumak istiyorum, hangisiyle başlayayım dediğimde bana bu kitabı önermişti. Kesinlikle doğru seçimmiş.

    Hıfzı Topuz, Allah uzun ömür versin, son derece orijinal bir kişilik. Çok iyi eğitim almış bir Frankofon. Yetenekli bir araştırmacı, akademisyen, hem akademik hem de alaylı çok iyi bir gazeteci. Cumhuriyetimizle aynı yaşta, 1923 doğumlu. 75 yaşına dek hemen tüm eserleri araştırmacı-gazetecilik üzerine. 1998 yılında, ilk romanı Meyyale’yi yayınlar. Son romanı da, şu an incelemesini okuduğunuz, 2013 Ekiminde Remzi Kitabevi’nden çıkan “Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal’in Romanı”.

    Topuz’un üslubuna gelince: Yılların okuyucusuyum ama bu kadar narin, sıkmadan, su gibi bir anlatıcı sadece Yaşar Kemal’i bilirdim. Bu bir belgesel roman ama Topuz, iyi bir hikâye anlatıcısı olma sıfatıyla, son derece nesnel, üzerine ekleyip yorum katarak tarihi bozma gibi bir niyeti olmadan, başarılı bir kurguyla Namık Kemal’in (NK) hayatını ete kemiğe büründürmüş. Üşenmeden saydım, romanda tam 102 adet Osmanlıca sözcük var. Hepsine parantez içinde güncel karşılıklarını yazmış. Ayrıca NK’in Osmanlıca şiirlerini anlayalım diye günümüz Türkçesine çevirip hemen altına parantez içine yerleştirmiş, büyük bir kibarlık. 247 sayfalık romanı neredeyse tek oturumda okudum. Topuz, romanın hemen sonuna, eserin hayat bulmasında katkılarından dolayı yardımcıları ve dostlarına bir teşekkür yazısı ile bir de meraklıları için dizin eklemiş…

    Romanın Hikâyesi

    NK, 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğar. Annesini çok erken yaşta kaybeder. Çocukluğu, önceleri Tekirdağ Vali Yardımcısı ve daha sonra da 1853’te Kars Mutasarrıfı olan dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında geçer. 48 yıllık ömrünün 18 yılını sürgünlerde, son 9 yılını da Devlet Memurluğunda geçiren NK, Türkiye topraklarında sadece 1,5 yıllık mektep eğitimi alır. Osmanlı hükümetiyle arasındaki sorunlar nedeniyle 3,5 yıl kaçak olarak yaşadığı Londra’da, İngiliz hocalardan gazetecilik ve hukuk dallarında dersler alır ve İngilizcesini epey ilerletir. Çocukluk yıllarında şiir niyetine yazdığı ilk iki dize: “Dinine yandığımın kaldırımı, Acıttı baldırımı” dır. Tekirdağ ve Kars’ta geçirdiği ergenlik döneminde avcılık ve ata binmekten gayrı yaptığı pek bir şey yoktur. 15 yaşında ve dedesi de Sofya Kaymakamıyken, 12 yaşındaki Nesime Hanım ile evlendirilir. İleride NK’in oğlu Ali Ekrem şöyle diyecektir: “Babam ateş gibi bir zekâ parçasıydı, annem ise bir alıklık sembolü.”

    Yeni Osmanlılar Cemiyeti

    NK, 1861’de Tercüme Odasında memurken, 1865’de yöneticiliğini de üstleneceği, Tasvir-i Efkâr gazetesinin sahibi, Osmanlı aydını Şinasi ile tanışır. Tercüme Odasındaki işiyle paralel olarak tüm dikkatini gazeteciliğe verir. Odadaki arkadaşlarıyla yaptığı tartışmalar, akşamları ev sohbetlerine de sirayet eder. Bir Tanzimat Dönemi aydını olan NK ile dostları; Mutlakıyet Rejiminin kaldırılarak Meşrutiyet’e geçilmesini ilk kez Belgrad Ormanlarında yaptıkları bir piknikte, 1865 yılının Haziran ayında, ulu ağaçların gölgesinde görüşürler.

    Devletin borcunu iki milyondan yüz milyona çıkaran hesap bilmez Padişah Abdülaziz, Kavalalı Mehmet Ali Paşanın torunu olan Mısır Hıdivinin kardeşi Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa’yı Paris’e sürgüne gönderir. Paşa NK’e Tasvir-i Efkâr’ da yayınlanması için şu minvalde mektuplar gönderir: “Osmanlı milleti içinde ilerici düşüncelere bağlanmış kimseler devlet işlerinin kişisel çıkarlarından önce geldiğine inanırlar. Gençlik de bu inançtadır.” Beyoğlu’nda Courrier d’Orrient matbaasının sahibi Jean Pietri, Mustafa Fazıl Paşa’nın NK tarafından Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş önemli bir mektubunu el ilanı şeklinde 50 bin adet bastırır ve tüm İstanbul’a dağıttırır. Bu olaydan hemen sonra, matbaanın ofisinde, NK ve o dönemin ünlü şair, yazar ve devlet adamı Ziya Bey ilk defa bir araya gelirler. NK, Ziya Bey, Ali Suavi (sonradan fundamentalist görüşleri ve yazılarıyla Osmanlı Cemiyetinden dışlanacak ve Çırağan sarayına yaptığı başarısız bir darbe girişimi sonucu askerlerce öldürülecektir), Agâh Efendi, Sağırzade Mehmet Bey, Kayazade Reşat Bey, Menapirzade Nuri Bey ve gruba Paris’te katılacak olan Kani Paşazade Rıfat Bey, işte Osmanlı Cemiyetinin kemik kadrosu (Reşat, Nuri ve Mehmet; Mayıs 1871 Paris Komününde çatışmalarda bilfiil savaşan tarihimizdeki tek Türklerdir). Tüm bu kadro, İstanbul’da kendi hayatları ve özgürlükleri tehlikeye girdiği vakit, Fazıl Paşanın ve İstanbul Fransız Konsolosunun gayretleriyle, Mayıs 1867’de İstanbul’u terk edip Paris’e Paşanın yanına kaçarlar. Kaçaklar Marsilya limanına ulaştıktan sonra, Genç Osmanlıların önünde yeni bir ufuk açılır. Fazıl Paşa, Cemiyeti uzun bir süre, 4 yıla yakın finanse eder. NK ve arkadaşları kendi sorunlarına o kadar gömülmüşlerdi ki, burunlarının ucunda, Avrupa’da Karl Marx önderliğinde, Uluslararası İşçi Derneğinin kurulup Enternasyonalin toplantıları yapılırken bu gelişmelerden bihaberdiler. Lakin Cemiyet, iki Firavun kardeş arasında yoyo olmaya başlayınca dağılmaya yüz tutar.

    Avrupa’da Jön Türkler

    Paris’teki Liberté gazetesi, Genç Osmanlılar için: “Türkiye’nin kurtarıcıları ve ilerleme ordusunun öncüleri. Fransız ulusu, ilerleme düşüncesinin bayraktarlığını yapmakta olan bu genç yurtseverlere sevgi ve saygı duyguları ile kucağını açarken özgürlük yolunda onlara yardım etmeyi onurlu bir görev sayar” diye yazar. Genç Osmanlılar, Paris-Londra-Cenevre-Belçika gibi Avrupa’nın merkezi bölgelerini davaları uğruna arşınlarlar. NK, uzun hazırlıklar sonunda Hürriyet’i 29 Haziran 1868’de Londra’da yayınlar. Agâh Efendi gazetenin yöneticisidir. Tüm yazılar NK ve Ziya Bey’in kalemlerinden çıkar. NK’in son Hürriyet yazısı 6 Eylül 1869’da yayınlanır. Bu arada ekseni kayan Ali Suavi, Hürriyet yayınlandığı esnada, kendi Muhbir gazetesinde “Büyük İslam Birliği”nden dem vurmaktadır…

    “Çapulcu” Söylemi

    Romandaki şu noktaya dikkat etmenizi isterim: Hürriyet gazetesi İstanbul Beyoğlu’nda Mösyö Coq’un Kitapçı dükkânın camında herkesçe okunabiliyordu. Zaptiye Nazırı Hüsnü Paşa, zaptiyelerine emir vererek: ‘Takip edin şu çapulcuları! Nasıl okurlarmış bu gazeteyi’ dediği aktarılıyor. Hıfzı Topuz Bey “Çapulcu” sözcüğünü kullanmış. TDK Web’ de bu kelime için şu yazıyor: “Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı: ‘Çapulcuların teklifine boyun eğilmesini asla kabul etmem’ –N. F. Kısakürek. NFK bu sözcüğü, Abdülhamit Hanın kışkırttığı 31 Mart Vakasında, İslamcı ayaklanmayı kontrol altına alan Harekât Ordusu Komutanı ile harekâtın kâğıt üstündeki planlayıcısı Mustafa Kemal için söylemişti. Sanırım Topuz, “Gezi Olayları” na ve günümüz gençliğinin uyanışına bir gönderme yapmaktadır romanın bu kısmında.

    Nükteli Bir Adam NK

    NK, Magosa sürgününe giderken, arkadaşı Nuri Beye şunu yazar: “Birader iş fena. Ben Magosa’ya gidiyorum. Siz de Akka’da Fizanî boylarsınız. Telaş etmeyin Kâğıthane’ye gider gibi gidiyorum. Magosa’da iyi nar olurmuş. Akka’da yoksa bana yaz, gönderirim.” NK bir fıkra fabrikasıdır. Arkadaşlarına yazdığı mektuplar espri ve küfürlerle doludur.

    Son Dönemleri

    NK, 1870 Ekiminde Londra’daki kaçak hayatını bırakıp yurda döner Bir süre sonra Gelibolu mutasarrıflığına atanır. Sonra da 3 yıllık Magosa sürgünü. 31 Ağustos 1876’da Abdühamit Han başa geçer. 12 Şubat 1877’de NK tutuklanır. 19 Temmuz 1877’de Midilli adasına sürgüne gönderilmesine karar verilir. Midilli sürgünü öncesi ve sonrası arkadaşlık ettiği ve mektuplaştığı Mehmet Nazım Bey, 1902 yılında doğacak olan büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in büyükbabasıdır. Nazım, Kemal Tahir için bir ankete şu mülakatı verir: “Namık Kemal, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde kendine yol açmak isteyen burjuvazinin bayraktarıdır”. Yine Nazım, 1935’de Peyami Safa’ya şu şiiri gönderir:

    O takma aslan yeleli

    Namık Kemal üstadın senin

    Abanoz ellerinden

    Zenci kölelerin

    Som altın taslarla şarap içerek

    Ve ‘didarı hürriyet’ in dizinde

    Kendi kendinden geçerek

    Yüksel ki yerin bu yer değildir

    Dünyaya geliş

    Hüner değildir…

    Abdülhamit Han yumuşayıp lütuf göstererek, 21 Aralık 1879’da NK’i Midilli mutasarrıflığına atar. Ve böylece NK’in özgürlük dönemi biterek bağımlılık dönemi başlamış olur. 20 Ekim 1884’de Rodos’a atanır. Aralık 1887’de son durağı olan Sakız adasındaki mutasarrıflık görevine nail olur. Ziya Beyin ölümünden beridir hep hasta olan NK, görevi esnasında, 2 Aralık 1888’de zatürreden dolayı vefat eder. Mevtası, oğlu tarafından adadan alınıp, projesini Tevfik Fikret’in çizdiği, Gelibolu Bolayır’daki son istiratgâhına nakledilirken sanırız ki hep bir ağızdan (bu özdeyiş kendisine aittir), şu söylenir: “Hakk’a el bağlayalım er kişi niyetine”…

    NK, Abdülaziz ile hemen hiç anlaşamamasına rağmen Sultan Abdülhamit Han ile çok iyi ilişkiler içerisine girmişti. Abdülhamit onu ve ailesini ihya etmişti, sağlığında da öldükten sonra da. NK bir vatanperver, bir şair, bir gazeteci, bir özgürlük savaşçısı, bir oyun ve tarih yazarı, dürüst ve çok başarılı bir devlet adamı, halkçı ve devrimci, iyi bir baba, kötü bir koca, iyi bir evlat, iyi bir dost, Padişahının sevgili tebaası, bir şeriatçı, alfabe devrimine muhalif, anti sosyalist, saltanatçı, İslamiyet’e gönül veren bir mümin, boğma rakı ve su teresi dostu bir akşamcı olarak yaşadı ve öldü. Asla bir dönek değildi. Kalemini kimseye satmadı. Öldükten sonra arkasında: Vatan Mersiyesi, Osmanlı Tarihi ve Vatan Yahut Silistre (ilk defa 20 Mart 1873’de Gedik Paşa Tiyatrosunda oynanır) oyunu gibi şaheserler ile dilden dile dolaşan şiirler bıraktı. Memleketin istibdadı ve kaderi için, bireylerin özgürlüğü, hak edildikleri gibi yönetilmesi için yıllarca sürgünlerde –çok sıkıntılı olmayan- bir hayat yaşadıysa da son döneminde kraldan çok kralcıydı. Mesela NK’in şu uz görüşü yoktu: “Vatan, insanların ve atalarının doğup büyüdüğü yerdir. Aralarında ortak paydalar olan insanların yüzyıllardan beridir üzerlerinde yaşadığı topraklar onların vatanıdır”. Bu yüzden de Osmanlı’dan ayrılan ve bağımsızlığını ilan eden ülkeleri mantığı bir türlü almıyordu.

    Mustafa Kemal, NK’in Vatan Mersiyesi’ndeki iki mısraını, tek bir değişiklikle, Mart 1922’de TBMM’de şu şekilde okur:

    “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini

    Bulunur (yoğimiş) kurtaracak bahtı kara mâderini.”

    Süha DEMİREL, 22 Aralık 2013.

    ***

    Romanın Künyesi:

    Hıfzı Topuz
    “Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal‘in Romanı”
    Remzi Kitabevi
    1. Baskı Ekim 2013
    255 sf
  • "Namaz;
    dinin direğidir.
    Miracımızdır
    Geçmişin hatalarına karşı temizleyicidir.
    Hayatımızın planlayıcısı ve temel disiplindir.
    Psikolojik tedavimizdir
    Namaz;
    Bir eğitimdir.
    Hayattır,dindir.
    Müslümanlıktır,Islam'dır"
    Namaz bizlerin hayatında <yukarıdaki alıntıdan anlaşıldığı gibi> ön3mli bir yere sahiptir.
    Rasulullah sallahu aleyki ve sellem buyurdular ki:
    "Kim namazını korursa o namaz onun nûru olur,belgesi olur,kıyamet günü kurtuluşu olur. Kim de namazın korumazsa onun nûru olmaz,belgesi olmaz,kurtuluşu olmaz. Kiyamet gunünde de Karun ile Firavun ile Haman ile ve Ubey bin Halef ile beraber olur"(Ahmed,6576)
    Bir başka hadiste ise Rasulullah s.a.v namazın en son çözülen halka olacağından bahsederek buyuruyor ki:
    "Islam'ın halkarı halka halka çözülecektir. Halkardan biri çozülünce insanlar diğerine sarılacaklar. Ilk çözülecek olan siyaset halkasıdır. En son çözülende namaz olacaktır"(Hakim,7104;Ahmed,5/251)
    Bizler nasıl ki dinimizi kaybetmekten korkuyorsak namazı kaybetmekten de korkmamız gerekiyor. Çunku namaz dinin diregidir. Namaz olmazsa dini ayakta tutan temel de yıkılır. Islam binasının yıkılmaması için namaza en onemli hassasiyeti göstermemiz gereklidir.
    Kitaptan kısaca bahsedicek olursam,bu kitap ilk olarak müminin haftalık,aylık ve yıllık ibadet planın nasıl olması gerektiğinden bahsetmiş. Ardından Nureddin hoca namazın öneminden ve namaz için tavsiyelerden bahsetmiş. Kitabın en sonunda ise namazla ilgili terimlerin açıklamasını yaparak kitabı noktalamıstır.
  • Bir toplum içinde yaşıyoruz. Her gün insanlarla hemhal oluyor, bilgi alışverişi yapıyoruz. Ama kârlı, ama zararlı alışverişler. Ama bir kişi diğer kişiye Allah' tan, Kur' an' dan bahsederse bundan daha kârlı bir alışveriş olabilir mi? Aslında bu kârı arttırmak, kârı zarara çevirmemek de gerek. Bunun için kişinin önce diline hakim olması şart. Üslup... Üslup çok önemli. Hani tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır ya. Tatlı dili gerçekten tatlı tutmak gerek. Tıpkı Firavun' a gönderilen Musa' ya söylendiği gibi: "Ona yumuşak söz söyleyin. Belki aklını başına toplar ya da korkar. ( Taha/44)" Firavun' a bile yumuşak olmayı söyleyen Allah' ın Müslüman kulları olarak bizlerin birbirine tahammülü yok. Yermek, sert çıkışmak çok kolay. Ama hiçbir şey kazandırmayan bu tutumu neden hala bu kadar benimsiyoruz? Kırmadan İncitmeden karşımızdakine yaklaşabiliyor muyuz? Kendimize soracağımız soru pek çok burada. Biz kendimize düşeni almaya çalıştık. Sorduk,cevap aldık, sessiz kaldık,yeni sözler verdik... Allah muvaffak eyleye..
    Keyifli, bereketli okumalar...
  • Musa’nın beş kitabı, tüm zamanların en çok satan kitabı Tora’nın parçasıdır. Bu şekliyle Tora, şifreli bir metindir. Masalların ve efsanelerin altında, insanlığın en yüksek sevi¬yeye doğru yükselişini—Yaradan’ın edinimi- anlatan bir alt metin saklıdır. Ölümsüz Kitabın Sırları, Tora’nın Yaratılış ve İsrail Halkının Mısır’dan sürgünü hikayeleri gibi en gizemli ve sıklıkla alıntı yapılan dönemlerinin şifresini çözer. Yazarın enerjik ve kolay anlaşılır üslubu, insanın kendi dünyasını sadece arzu ve niyetle değiştirebildiği realitenin en derin seviyel¬erine, mükemmel bir giriş yapmanızı sağlar. Kitabı okurken Tora’da anlatıldığı gibi olmuş veya olmamış fiziksel olayların seviyesinin ötesine geçiş yapacaksınız. İçinizde Firavun, Musa, Adem, Havva, hatta Habil ve Kabil’in olduğunu keşfedeceksiniz. Onların hepsi sizin bir parçanız. Onları içinizde keşfettikçe ve Ölümsüz Sevgiye, Yaradan’ın edinimine doğru ilerledikçe, bu gizli realitenin muhteşem hazineleriyle bizi ödüllendiren Yaradan’ın son¬suz sevgisini de keşfedeceksiniz. Bu kitap, yazar ve onun hocası Kabalist ve bilim adamı Dr. Micheal Laitman arasında Tora’nın anlamıyla ilgili yapılan sayısız konuşmaların sonucunda yazılmıştır.