Kitabı yeniden okumak, bu kez yazıldığı topraklarda kitabı yaşamak benim için inanılmaz bir deneyim oldu.
Yaşar Kemal demek efsane demek. Yaşar Kemal demek umutsuzluktan umut yaratan, sözün bir büyücüsü, tekmil zulme uğrayanın dostu demek.
Nerden başlasam bilemiyorum ama kendimi biraz da şanslı hissediyorum. Şu an üç gün süren Yaşar Kemal Kampı'ndan Adana'dan Hemite'den dönerken, kitabın son sayfasını bir kere daha kapattım.
Binboğalar Efsanesi'ni yüreklerimizden okuduk, ağıtlarına hep beraber ağladık, aynı pınardan su içtik, aynı tastan yemek yedik, dileklerine hep beraber amin dedik.
Süleyman Kahya ile çıkmaza, Demirci Haydar usta ile yerin dibine girdim, Ceren'in yürek yangınını bir yanda Halil'in bir yanda Kerem'in sıkışıklığını hep içimde hissettim. Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir kitap olmamıştı.
Kitap o kadar doğru bir seçim idi ki kampa giderken:
"Hemite dağı Çukurova düzlüğünden birdenbire çıktığı, yükseldiği için ulu bir dağ gibi gözükür. Sırtını Torosa dayamış bir küçük dağdır. Kıraçtır. Kayalığında tek tük kesme çalıları, koca yemiş çalıları, alıç ağaçları bulunur. Hemite dağı baştan ayağa çiriş, nergis açar. En kokulu nergis Hemite dağı nergisidir. Bir de keditaşağı çok kırmızı açar. Hemite dağı kayalıkları keskin, mor, ak, yeşil benekli kırmızı damarlı çinketaşındandır. Çinketaşı çakmaktaşına yakın sertliktedir. " cümlesini, biz gerçekten gördük.
Yaşar Kemal'i kendi dilinden okuduğumuz için öylesine şanslıyız ki.
Kendi şansıma gelince, şahsına münhasır ufak bir edebiyat grubu kurmuştuk yıllar önce, birleştirici gücünü Yaşar Kemal'den alan. Bugün Yaşar Kemal olmasa da eserleri ve izleriyle hala bize kendini yaşattığını bir kez daha hissettim. Yaşar Kemal'in eşi Ayşe Semiha Baban bizi Yaşar Kemal'in köyüne, büyüdüğü topraklara, Çukurova'ya,