Biz hepimiz yalnızlıktan yapılmış birer baş dönmesiyiz. Her şeye sahip olduğumuz sanısı, her şeye gücümüzün yeteceği yanılsaması, her şeyin etrafımızda döndüğü kuruntusu... bütün varlığımızı teslim alan bir hız, dine dönüşmüş bir hız, her şeyi toza çeviren bir hız, aklımızı da kalbimizi de burgaç gibi yerin dibine çekiyor. Kapısız penceresiz bir kalabalık, bizi oturduğumuz kaideden koparıp, tanrısal bir kibirle, her şeyi küçümser hale getirdi. Tuhaf bir gölgeye döndük. Birisine hayranlık duyduğunda ancak ete kemiğe bürünen bir gölgeye. Doğayla bağlarımızı kopardık ve iyilik duygumuzu yitirdik. Başkalarını anlama ve sevme yetimizi yitirdik. Bir avuç bahçelerde yüzlerce bitki, ağaç, çiçek ve börtü-böceğin nasıl yaşadığı bilgisini yitirdik.
Çok gerilerde kalan bir cennet, onur kırıcı bir kabalığa ve kıyıcılığa savurdu hepimizi. Daha acısı, bunu sessizce kabul ettik. Toplum nasıl güce tapınmayla, şiddete secde etmeyle, ezikliğini erdeme dönüştürmeyle soluk alıyorsa, kâğıda düştüğü harfler de bir görünme iştahına, yoksul ben'ini topluma giydirme cehaletine, bir narcissos teşhirine dönerek ancak var oluyor. Yaratıcılığın gereksindiği sabır uçup gitti. Toplum uçup gitti. Sözü çiğleştiren bir kötülük alıp yürüdü. Yazının öznesi, kendisini cümlesine hapsetti ve yazdığı yazıyı halsiz düşürdü. Oysa, genlerinde can çekişen bir eski zamanı azıcık anımsayabilse, insanın varlığının bütün dünyadan oluştuğunu görecek. Ağaçlar, kuşlar, sular, bozkırlar, serçeler, kediler, çocuklar... hepsinin de, kalbinin hizasında çiçeklenip durduğunu görecek.