Selçuklular devrinde Vefai tarikatının etkisi sadece Dede Garkın ile sınırlı kalmamıştır. Sivas-Suşehri yakınlarında zaviyeleri bulunan, Baba İlyas Horasani'nin akrabası Şeyh Behlül b. Hüseyin el-Horasani ve Çoban Baba adıyla da tanınan Şeyh Hüseyin Rai ile Halil b. Bedreddin el-Kürdi, Şeyh Marzuban ve Dede Garkın'ın halifesi Baba İlyas el-Horasani de bu dönemde tarikatın Anadolu sahasındaki önemli temsilcileri olmuşlardır. Bunlardan, asıl adı Şeyh Mahmud b. Şeyh Ali el-Hüseyni el-Bağdadi el-Vefai el-Hanefi olan Şeyh Marzuban Selçuklu iktidarı ile yakın ilişkiler kurmuş, Sultan III. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından zaviyesi için 672/1274 yılında bazı vakıflar tahsis edilmiştir. Sultan III. Gıyaseddin Keyhüsrev Behlül Baba zaviyesi için de yine Evas-ı Şa'ban 672 / Şubat 1274 tarihinde bir vakıf tahsis etmiştir. Selçuklu sultanının kısa süre önce ülkeyi ciddi siyasi sarsıntılara sokan bir hareketin mensuplarına karşı bu şekilde cömert davranmasını, Vefai dervişlerini yeniden devlet lehine kazanma gayreti olarak yorumlamak mümkündür.
Söz konusu şahsiyetlerin zaviyelerini Orta Asya'dan Anadolu'ya gelen göç yolu üzerinde kurmuş olmaları, iskan, kolonizasyon ve güvenlik bakımından üstlendikleri fonksiyonu göstermesi bakımından ayrıca önem taşımaktadır. Adı geçen şahsiyetlerden Suşehri'nin Baro Köyü'ndeki Behlül Baba'ya, Çobanlı Köyü'ndeki Şeyh Çoban'a ve Zara'nın Tekke Köyü'ndeki Şeyh Marzuban'a ait zaviyeler, Şeyh Marzuban Vakfiyesinde "Azerbaycan yolu" olarak zikredilen bu yol üzerinde kurulmuşlar ve darü'z-zakirin adıyla anılmışlardır. Sözü edilen bu şeyhlerin haricinde, Dede Garkın'ın halifesi olan Baba İlyas el-Horasani'ye Vefai tarikah içinde ayrı bir yer ayırmak gerekir.
Meşhur Selçuklu Sultanı 1. Alaeddin Keykubad (618-634/1200-1237) ile oğlu II. Gıyaseddin
Dünya, sandığım gibi avcumda bir top değildi. Aksine ben onun üzerinde küçücüktüm. Yaşam sandığımdan daha karışıktı. Yorgundum. Bocalıyor, paniğe kapılıyordum. Korku ve kuşkularımı Elvan D.' ye anlatıyor, onunla konuşmak istiyordum. İnanmaz gözlerle yüzüme bakıp, düş kırıklığı içinde soruyordu: Nasıl olur da korkarsın, nasıl olur da sen?
Üniversiteye başladıktan sonra, yaz tatillerini okul arkadaşlarımla, değişik yerlerde geçirmeye başladım. Çok büyüdüğümü ve değiştiğimi sandığım yıllardı. Kendimi pek önemsiyor, oksijenden başka bir özelliği olmayan o küreyi avcumda oyuncak bir top gibi görüyordum. Elvan D. sık sık yazıyor, yanıtlamadığım için çok üzülüyordu. Oysa ben artık, politika, cinsellik ve bilim gibi büyüklerin dünyasına ait şeyleri keşfediyordum. Güneşin batışı, Şair Tepesi, küçük kasaba, baba ve kızı geride kalmış şeylerdi.
Elvan D.' nin babası hassas, içedönük bir insandı. Yüzünde sık sık dünyanın onu anlamamakla büyük bir haksızlık yaptığının kederini görürdüm. Bu keder dalga dalga yüzüne yayılır, sonunda gözlerinde düğümlenir, kalırdı. Tek umudu ilk göz ağrısı Elvan D. idi. Bu küçük kız büyüyecek, çok başarılı olacak, babasına yapılan haksızlığı böylelikle düzeltecekti. Bu yüzden değil mi, kızının kendisine benzediğini gururla yinelerdi. Baba-kızın öyle sıcak. bir yakınlığı, öyle uyumlu bir dostluğu vardı ki, çoğu kez inanılmaz gelirdi bana, ama gerçekti ve çok güzeldi.
Ahilerin en büyük hamisi olan Sultan I. Alaü'd-din Keykubad, oğlu III. Gıyaseddin Keyhüsrev'in düzenlediği suikast sonucu öldürüldü (634/1237). Bu sultan ve veziri Sa'dü'd-din Köpek, Ahi ve Türkmen çevrelere cephe aldılar. Ancak bir süre sonra, Sa'dü'd-din Köpek'in sultana suikast planladığı ortaya çıktı. Sultan, kendisine suikast planlayan Sa'dü'd-din Köpek'i öldürttükten sonra (637/1240) Ahi ve Türkmenleri de -iktidarına karşı oldukları gerekçesiyle- cezalandırmaya kalktı.
Ahi Evren ile birlikte pek çok Ahi önderi tutuklandılar. Baba İlyas-ı Horasanî'nin de bu sırada tutuklandığını, bazı müritlerinin öldürüldüğünü Elvan Çelebi'nin (760/1359) Menâkıbü'l-Kudsiyye adlı eserinden öğrenmekteyiz. Bu olaylar, Ahi ve Türkmen çevrelerin devlete karşı ayaklanmalarına (Babailer İsyanı) yol açtı.