• Türkiye'nin sanata ve sanatçıya olan bakış açısından dolayı hâlâ üzülüyorum. Son zamanlarda bazı şarkılar ve klipler kadınlara aşağılayıcı laflar, lüks arabalar, uyuşturucu gibi olumsuzluklardan ibâret. Mabel Matiz, Grup Abdal, Ezginin Günlüğü, Ados, Saian ve benzerleri kendilerine has bir tarzları olduğu için beğeniyorum. En azından düzgün bir kitleye sahip olan insanları dinlemek, okumak ve anlamak beni rahatlatıyor. Eski nesli kıskanıyorum ve o güzel nesle imreniyorum. Çünkü o dönemlerde; Müzeyyen Senar, Cem Karaca, Neşet Ertaş, Barış Manço gibi ustalarla geçti. En güzel yıllarımız; Aleyna Tilki, Ben Fero, Reynmen gibilerle geçiyor. Bana ve bize yazık değil mi? Bütün bu kalitesizlikler bizim nesle denk geldi resmen farkında mısınız? Benim açımdan en berbat nesil 18 yaş ve altı nesiller. Neşet Ertaş'a dört göz diye dalga geçiyorlar hem de halkın sanatçısına. Bunların annesi ve babası yok mu? Suç ebeveynlerde. Çocuklarımı eğiteyim, onlara güzel bir gelecek hazırlayayım düşüncesinde olmadan çocuklarına ver eline tableti bütün gün oynasın, okumasın, eleştirmesin, hiçbir şey yapmasın. "Bunlar daha çocuk." diyerek büyütülen berbat bir nesilden bahsediyorum. Bu normal değil. Herkes anne veya baba olamıyor maalesef. Sanatını ve şarkılarını seversin ona bir şey diyemem ama sevgili olma hayalleri kuran kızlar var. Örnek olarak Alper Erözer'le sevgili olma hayalleri kuran kızlar var. Onun ve onun gibileri için ağlayanlar ve çığlık atanlar var. Allah'ım çıldıracağım. Yazarken bile bunlardan utanıyorum. Bunlar büyüyecek, yetişkin bir birey olacak ama duvardan farkı bile olmayacak.
    Beşinci sınıfın yaz tatilinde annemle birlikte Erkan Oğur'un konserine gitmiştim. Eskiden gittiğimden pişmandım ama şimdi gittiğimden pişman değilim. Anneme eşlik edip gittiğim için mutluyum 🙂. Ama onlar gibi ağlamadım, çığlık atmadım. Aramızdaki farkı görebiliyor musunuz? Sevmenin bir âdabı olmalı. Sevdiğim bir sanatçı çıksa karşıma bırak ona dokunmayı utancımdan konuşamazdım. Sevmek, benim için böyle bir eylem.
    Sırf gündemde olabilmek için elinden gelen her şeyi yapmak, sesini ve yeteneğini değil de vücudunu kullanmak... Fikri falan hiç önemli değil. Anca saçma sapan hareketler yapsın dursun. Saygı duy. Hayır, duyamam saygı. Sanatçı; kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen, anne ve baba parası yiyen, marka takıntısı bir ruh hastası olan, magazin malzemesi olacak kişi değildir. Sanatçı; fikirleriyle, halkına kucak açan, düşünen, eleştiren, farklı bakış açıları getiren kişidir. Yani gündemde olmak için saçma sapan hareketler yapanlar sanatçı değildir. Sonra ülke niye karanlık? Bu tarz vasat insanları sevenler var işte. Yazık 😔.
  • Şu an 35-40 yaş üstündekileri aşırı kıskanıyorum. Onların gençlik yılları; Müzeyyen Senar, Cem Karaca, Neşet Ertaş gibi ustalarla geçti. Bizim ise en güzel yıllarımız; Ben Fero, Reynmen, Aleyna gibileriyle geçiyor. Tarihin bütün kalitesizliği bizim jenerasyona denk geldi resmen.
  • Şu an 35-40 yaş üstündekileri aşırı kıskanıyorum. Onların gençlik yılları; Müzeyyen senar, Cem karaca, Neşet ertaş gibi ustalarla geçti. Bizim ise en güzel yıllarımız; ben fero, reynman, Aleyna gibilerle geçiyor. Tarihin büyük kalitesizliği bizim jenerasyona denk geldi resmen..
  • ''Evet zaman geçiyor ve yaşlanıyoruz.'' dedi Uzunçorap. '' Bu sonbaharda tam on yaşıma basacağım. Böylece yaşamımın en güzel yılları tamamlanmış olacak.''
  • Ruhlar âleminde başlayan, anne rahminden çocukluğa adım atan, gençlik ve ihtiyarlıktan ebed tarafına geçip giden mukadder bir yolcudur insan…
    Aczimiz, fakrımız, irademiz dışında sevk ediliyoruz. Bu yolculukta lazım olan bütün ihtiyaçlarımız en güzel biçimde karşılanıyor. Kalp, ruh, akıl, fikir ve vücut azalarımızla bütün mahlukatın üstünde halife-i arz ve eşref-i mahlukat olarak üstün vasıflarla eksiksiz donatılmışız.

    Yaşadığımız hayatta ışıl ışıl çiçekli baharlara benzeyen çocukluk ve gençlik yıllarımız bir rüya gibi geçtiğinde ihtiyarlık sabahında uyanırız. Teessüfle, şaşkınlıkla ve üzülerek etrafımıza bakınırız “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.”(17. Söz, İkinci Makam.)

    Gençlik, güzellik, zenginlik, şan, şöhret, güç, kuvvet gibi geçici, zail, mecazi güzellikler gençlik uykusundaki gafleti kalınlaştıran sebepler bizi terk ederek yapayalnız bırakmıştır. İnsandaki kalp, ruh, akıl ve binlerce duygular, hissiyatlar ve latifeler ancak ebedi, baki ve daimî güzellikleri ister, bekler, tatmin olur. Dünyanın maneviyattan uzak, eğlenceli renkleri, yalancı yüzü, fani mahbupları, temelsiz ve geçici zevkleri insanı yaşlılığında ahlar, figanlar, pişmanlıklarla ağlatır. Çirkinliklere müptela olanları: “Vâesefâ, vâhasretâ!” hüzünlerini verir.

    Bu yüzden pek çok insan “menşe-i ahzan” hüzünlerin kaynağı olan yaşlanmaktan korkar. Gençlik yılları fırtınalı geçmiş, inançtan, ibadetten uzak, mesuliyet şuurunu idrak edememiş insanlar, yaşlanmayı kâbus gibi görürler. Zaman, mekân ve yaşadığı kirli şartlar onlara dönüp bakmaz, acımaz. Etrafındaki kalabalıklar azalır, alkışlar kesilir ve fani dostluklar kaybolur, gider. Ne yapsa ne etse nafile. İhtiyarlığın işaretleri, ölümün keşif kolları hastalıklar bedeninde kendini göstermiştir artık. Ömür sermayesi tükenmiş, güneşin batışı gibi gücü azalmış, güzellikler kaybolmuştur.

    Eskimiş, yıpranmış, mecalsiz vücuda beyhude gayretler, çeşitli kozmetikler ve estetik operasyonlar gençliği geri getiremezler. “Hakiki soğuk ve sakil (sıkıntılı) ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise, ehl-i dalaletin ihtiyarlıklarıdır.”(11. Rica) “Evet, hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür’atle çalıştırıyor.” (Mesnevî-i Nuriye)

    “İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir. Evet, hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür’atle çalıştırıyor. (Mesnevi-i Nuriye) bulutların geçip gittiği gibi kaybolan zamanın, Fani, zail, boşa geçen ömrün arkasından çaresiz gözyaşlarıyla bakmanın faydası yoktur.

    Ebedi âlemlere yolculuğumuzda bu dünya; iyiliği yapmak, kötülükten uzak durmak, amel-i salih işlemek, ihlasla hayrat kazanma yeridir. Dinimizin bize emrettiği önemli vazifelerimiz var. Bizlere İyi – kötü, yararlı – zararlı, hayır – şer olanları bilip anlayacak akıl, fikir, şuur, vicdan muhasebesi ölçüleri verilmiş.

    İnsana hitap eden, doğruyu gösteren uyarıca levhaları iyi okumalıyız:” Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyleyse, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine(Yaradan’a) feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.” (Mesnevî Nuriye, Habbe.)

    Rabbimizi bize tarif eden delilleri ve bize tebliğ edilen emirleri iyi anlamalıyız. Bize ihsan edilen nimetleri Allah’ın rızasına uygun istifade edip, şükürle yolunda sarf etmeliyiz. O’nun gönderdiği Sevgili Peygamberimizin (asm) işaret ettiği “Sırat-ı Müstakim” yolunda ihlasla, ibadetle ahiret âlemlerine istikametle yürümeliyiz. “Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir. Herşey O’nun emriyle hâlledilir. O’nu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.” (20. Mektup)

    “Madem iman gibi hadsiz derecede kıymettar bir nimet bizde vardır. İhtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da hoştur. Nâhoş birşey varsa o da günahtır, sefahettir, bid’atlardır, dalâlettir.”(10. Rica) diyen hakikatlere ve işaret levhalarına bakmalıyız.