• 168 syf.
    ·1 günde
    Kitabın altbaşlığı Rousseau ve Marx. Rousseau ile Marx'ın özgürlük anlayışlarını analiz edip, kapitalizmin son durağımız olmadığı, başka bir dünyanın mümkün olduğu düşüncesinde sentezlenen çok başarılı bir Yıldız Silier kitabı.

    En sevdiğim kitaplardan biridir. Kitaptaki her bir cümle, üzerine uzun uzun düşünülecek niteliktedir. Çok emin olduğum bir şey var ki, ne zaman aynı cümleleri okusam, her seferinde çok farklı değerlendireceğimdir. Kitabı okuduktan sonra, bir çok düşünceyi yorumlarken yargılarımın daha netleşmesi ve daha sistematikleşmesini sağladığını söyleyebilirim.

    İyi okumalar...
  • Kur'an Kime Yeter

    Dinî ilimlerde itimad ettiğimiz kaynaklar ne kadar Asr-ı Saadet'e yakın olursa muteber ve mutemed olma ihtimali o kadar yüksektir." Prof. Dr. Salim Öğüt, Modern Düşüncenin İslam Anlayışı kitabından.Bu, Bediüzzaman'ın da metinlerinde dikkat çektiği birşey, ben de mürşidimin ayaz izlerini öperek altını çizeceğim: Doğrudur. Bir sözün değeri anlamıyla yakın ilgilidir. Fakat bu değerin sadece lafızlarla ilgili olduğu söylemek doğru değildir. Sözün kim tarafından söylendiği, kime söylendiği, ne makamda söylendiği de o sözün kıymetini tayinde önemlidir.

    Bir polisin sokakta "Yere yatın!" diye uyarmasıyla bir çocuğun "Yere yatın!" diye bağırması arasında fark vardır. Cümle aynıdır, tamam, ama söyleyenden kaynaklanan bir 'anlam' farkı sözün 'değer'ine de yansır. Birincisinde gayet gerilirken ikincisinde gülümsememiz bundandır. Yine "Filanca seni seviyor!" cümlesinin 'filanca' kısmında yazan isme göre cümlenin 'anlam' boyutu renkten renge girer. Kiminin sevmesi bile rahatsız ederken kiminin sevgisi ayaklarınızı yerden keser.Tersi de mümkün.

    Ağzınızdan çıkan bir sözün kime söylendiği de sözün anlam dünyasını değiştirir. "Seni seviyorum!" dediğiniz evladınızsa cümlenin ederi başkadır, âşık olduğunuz kişiye söylenmişse başkadır, rahmetli babanızın mezarı başında söylenmişse daha da başkadır. Hatta, bir dostunuz düşmanınıza bu sözü söylese, onun anlamı dahi sizin için bambaşkadır. 'Söyleyenler' veya 'söylenenler'den bağımsız olarak söze bir değer biçemezsiniz çoğu zaman. Zaten 'söyleyenler, söylenenler ve söylenildiği şartlar' hep beraber kelamın bağlamını belirlerler.

    Biz de kelamı, sadece lafzıyla değil, bağlamıyla birlikte ele aldıkça 'daha doğru' anlarız. Peki bağlam/makam sözü nasıl etkiler?

    Birinci misalimiz: Diyelim ki annemle mutfaktayız. O bulaşık yıkıyor. Ben de fırsattan istifade tencereden sarma aşırıyorum. Kapağını kapatmayı da unutuyorum. Tam çıkacakken annem sesleniyor: "Ağzını kapa!"

    İkinci misalimiz: Pazardasınız. Anneniz kalitesini anlamak için ürünleri elleriyle de yokluyor. Ürünlerinin yoklanmasına kızgın tezgah sahibi kaba bir söz söylüyor. Siz de ona kaba birşey söylüyorsunuz. Ortam geriliyor. Atışıyorsunuz. Anneniz yaşananlardan endişeli.

    Diyor ki: "Ağzını kapa!"Söylenenler birebir aynıyken ve aynı kişiler tarafından yine aynı kişilere söylemişken bu iki sözü birbirinden tamamen farklı anlamlara getiren nedir? İşte bu da sözün söylendiği makamdır/bağlamdır.

    Devam edelim: Şimdi birisi size gelse ve "Ahmed'in annesi Ahmed'e 'Ağzını kapa!' dedi!" diye nakletse, aklınıza, hakiki bağlamından bağımsız olarak ifadenin sizdeki ilk çağrışımı gelir. Fakat bununla yetinmezsiniz. Ne için söylenildiğini anlamak için nakli yapan şahsa 'yaşananları' da sorarsınız. Bu nakil birinci olaya dair yapılmışsa, o sözle söylenilmek istenen, 'sarma aşırdığım tencerenin kapağını kapatmayı unutmuş olduğum'dur. Fakat ikinci olayda kastedilen 'susmam'dır. Daha bunun gibi pekçok farklı makam vardır ki, sözü söyleyen ve sözün söylendiği kişi aynı olduğu halde, o sözden muradın farklılaşmasını sağlar.

    Binaenaleyh: Bir sözü anlamak sadece lafızlarının sözlük anlamını bilmek değildir bu yönüyle. Söylendiği şartları da anlamak gerekir yorumda isabet edebilmek için. Kimi zaman bağlamın manaya etkisi çok az olabilir. Fakat çoğu zaman o kadar ciddi bir şekilde tesir eder ki anlamı tersyüz bile edebilir. İlk duyduğunuzda anladığınızla bağlamı öğrenince farkettiğiniz tam tersi şeyler olabilir. Kur'an'ı anlamada esbab-ı nüzulün kıymeti bu yüzdendir. Hatta Kur'an dışında edinilen Kur'an'ı anlamaya yardımcı her ilim/bilgi aslında Kur'an'ın bağlamını anlamaya yardımcıdır. Onun için öğrenilir. Hadis ilmi bu ilimlerin başıdır.

    Bu noktada Bediüzzaman'ın (Mustafa Sungur ağabeyden nakledilen) şu sözleri ne kadar anlamlıdır:"Mahfuzatım olan 80-90 kitapları ezberden tekrarlardım. Bunlar Kur'an'ın hakikatlerine çıkmaya basamaklar oldu. Sonra Kur'an'ın hakikatlerine çıktım. Baktım her bir ayetin kainatı ihata ettiğini gördüm. Artık başka şeye ihtiyacım kalmadı. Kur'an bana kâfi geldi."

    Kur'an'ın kâfi geleceği bir noktadan bahsedeceksek, bu, ancak sair İslamî ilimlerde bir yetkinlik elde edip onların vasıtasıyla Kur'an'ın bağlamına ve şümulüne bir yakınlık kesbettiğimiz noktada mümkündür. (Müceddid de zaten bir bağlam hatırlatıcıdır.) Hele hele ayet-i kerimelerin tefsirleri hükmünde olan ehadis-i nebeviyeye ve o ehadisin müfessirleri hükmünde olan selef-i salihînin içtihad ve görüşlerine danışmazsak, ne sözün kendisine ne de bağlamına yeterince yakınlık kesbedemeyiz. (Sarf-nahiv ilmi de böylesi ilimlerden birisidir.)

    Müçtehid imamların aynı zamanda birçok İslamî ilimde yetkin isimler olmaları işte o bütünlüğe vukufiyetin kendilerine kazandıracağı bağlam bilgisi ile açıklanabilir. Yoksa Arapçasının A'sını, hadisin h'sini bile bilmeyen modern zaman işgüzarlarının meallerin karşısına oturup damaklarını şaklatarak "Bize Kur'an yeter!" demelerinin hiçbir anlamı yoktur. Bu aptallıklarını ilandan başka birşey değildir. Bırakın dinî ilimleri, bırakın Kur'an'ı, tarihî bir olayı/sözü anlarken bile o dönemin şartlarına vukufiyetin lazım olduğunu bilen bir ehl-i ilim için bu söz deli saçmasıdır.

    Çocuğun "Ayağa kalkın!" demesi gibi birşeydir.Bu yazıyı yazmama sebep geçenlerde bir mecliste kıymetli kardeşlerimin arasında şahit olduğum bir ihtilaf idi. "Bir saat tefekkür bir sene ibadet-i nafile hükmündedir!" hadisinin Arapça aslında 'nafile' kaydının bulunmayışını, daha sonraları farz ibadetlerin kıymeti tenkis edilmesin diye konulmuş bir kayıt olarak niteleyen bir ağabeyim, aslında farz ibadetlerin de bu hadisin kapsamına dahil olduğunu söyledi. Ben buna katılamadım.

    Öncelikle belirtmeliyim: Ben muhaddis değilim. Bu hadisin üzerine yaşanmış tartışmalar varsa vakıf değilim. Fakat âlimlerin düştükleri kayıtların boşuna olmadıklarını ve genelde de sözün bağlamına dair olduklarını düşünüyorum. O an Aleyhissalatuvesselam 'ibadet' derken hangi ibadetleri kastetmiştir? İşte bu iş annemin bana "Ağzını kapa!" demesi gibidir. Eğer selef-i salihînin nakillerini bir kayıt olarak kabul etmezsek, o söz her anlama gelebilir ve söyleyenin muradı olmayan manaları da kapsayabilir. İbareleri, Umberto Eco’nun tabiriyle, ‘aşırı yorum’dan koruyacak hiçbirşey kalmaz.Selefimiz, hem tarihî anlamda, hem de sözün söylendiği sosyoloji ve dil anlamında Asr-ı Saadet'e daha yakındırlar. Elbette bu onların bağlama, dolayısıyla hakikate, yakınlığı anlamına gelir.

    Misale dönersek: Biz Ahmed'e "Ağzını kapa!" denmesinin sebeplerini ancak nakillerle bilebiliyoruz. Allah hepsinden razı olsun: Sahabe-i güzin, tabiîn ve tebe-i tabiîn de o mübarek sözlerin söylendiği dönemin en yakın şahitleridir. Eğer maksadımız, sözü 'işimize geldiği gibi' değil 'doğru' anlamaksa, bağlama bizden daha yakın olanların sözlerini bağlayıcı kabul etmek zorundayız.Bilmiyoruz, Allah Resulü aleyhissalatuvesselam belki de uzun uzun nafile ibadetlerin faydalarından bahsettiği bir konuşmadan sonra veya arasında o cümleyi söyledi. Bilmiyoruz, belki de konuşmanın öncesinde veya sonrasında meselenin 'nafile ibadetler'den ibaret olduğunu hissettirir bir kayıt vardı.

    Konuşmanın tamamı nafile ibadetler hakkında olduğu için, Aleyhissalatuvesselam, o cümle içinde tekrar 'nafile' diye belirtmemiş de olabilir. Bilemiyoruz. Ama o sohbetin şahitleri biliyorlardı. Sohbetin şahitleri ve o sohbetin şahitlerinin şahitleri veya daha sonraki nesiller bu kaydı gerekli görmüşlerse teslim olmak zorundayız. Yoksa Ahmed'e her "Ağzını kapa!" diyen çenesini kapatmasını istiyor değildir. Bu yazıyı da mürşidimden bir alıntıyla bitirelim:

    "Söylenene bak, söyleyene bakma, söylenilmiştir. Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Niçin söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâğat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir."

    Risalehaber - Ahmet AY
  • de ki dünya
    geldiğim ya da kaldığım
    beni tamam eden her neyse onun adına
    sana gelmiştim hayatta kaldım yanlışlıkla
    ki istesem karmakarışık yağmur da diyebilirdim buna
    kalbimde en güzel kara leke
    başını ve sonunu unuttuğum o uzun cümle
    şehirleri anladım
    ama anlamadım bu kadar köyü neden gezdirdin yanında
    bak benim kırk kere fotoğrafım da var kalbimle yan yana
    işte burada dağlarım çok üzgün
    burada hayatı sevme tehlikesi geçirmişim ben
    burada merak ettiğim uykularını uyumuşum senin
    siyah bi çiçeği dilim dilim vermişim sana
    sönen bi ışık
    biten bişey gibi bitmiş kalbim
    inanamadım dünya
    sen dönerken evine dönüyormuşsun aslında
    başını ve sonunu unuttum
    bu yüzden artık her şeyin tam ortasını konuşmalıyız galiba
    Ön sıralarda oturan
    Herşeye tıpatıp uyan
    Ve her şeyi çoktan bilenlerin
    Mümkünse uykusunu kaçırsın diyedir.
  • 114 syf.
    İsmi Uzun Hikâye olsa da, ve hakikaten uzun bir hikâye de olsa, yine de 114 sayfalık bir kısa kitaptı. Kitap iki bölümden oluşuyor, birinci bölüm daha çok anlatıcının çocukluk anılarını ve babası ile annesinin anılarını içeriyor. İkinci kısımda ise yine babasının yaşamını görebilsek de, bu kez anlatıcının yaşadıkları daha ön plana çıkıyor. Ben en çok birinci bölümü sevdiğimi söyleyebilirim. Zira daha kısa olmasına rağmen başlarda çokça tebessümlerle okurken, bölüm sonlarına doğru epey ağlamaklı oldum. Fakat yazar okurunun belli duygularını sömürmek istememiş, sanki bana acımanızı veya merhamet duymanızı istemiyorum, yalnızca beni dinleyin, der gibi bir hâli vardı. Bir iç döküştü. İki insanın yaşamını da küçücük kitaba olağanca özet cümlelerle sığdırmaktı. Tüm yaşamını bir an önce döküp ortaya, bir anlığına da olsa, hafifleyebilmek, yükünü indirebikmekti yere.
    Bu nedenle ikinci bölüme geçtiğimde üzerimdeki hüznü geride bırakabilmem pek zor olmadı. Fakat zaman zaman hüzün sahneleri sarıp da etrafımı, geçmişin acısını hissettirmiyor da değildi. Tüm bunlarla beraberse, yeni yaşama artık, yeni insanların, yeni acıları ekleniyordu.

    Bu durumsa aklıma Tolstoy'un o meşhur sözünü aklıma getiriyor:

    "Bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."

    Kitap uzun bir hikâye olmasına rağmen ne kadar az sayfada anlatılmış olsa da, içerisinde pek çok olayı ve kişiyi barındırıyordu.
    Kitaptaki hemen her karakterin yaşam öyküsüne değiniliyor ve kıyıda köşede kalmış insanların acısına şöyle bir göz ucuyla bakıp geçmeye gönül razı gelmiyordu sanki.
    Kitapta elbette ki, kötü karakterler de vardı, fakat yazar bu insanların yaşamına çevirmemişti odağını, merak etmemişti yaşamlarını. Merhamet duymayana, merhamet göstermemeli düşüncesindeydi belki de...
    Merhametsiz insanlar nasıl iyi insanları sadece bir anlığına bile düşünmüyorsa, iyi insanlar da kıymetli vaktini onlar uğruna harcamamalıydı.

    Ah, o kadar sevimli, şirin bir kitaptı ki... Edebiyatla uğraşan, yanından daktilosunu hiç ayırmayan bir baba. Eşine aşık, ve her daim destek olan, çocuğuna karşı sevgi dolu, ve onu her zaman bir akranıymışçasına ciddiye alan.
    Ben bu babaya aşık oldum.

    Bir baba ve oğulun hikâyesi bu. Annesiz bir oğul ile, yarım kalmış bir eşin hikâyesi.

    Kitapta herkesin adına yer verilirken, anlatıcının adını tek bir yerde bile göremedim ve okurken bunu çok merak ettim. Acaba bu kitap, yarı otobiyografik bir özelliğe mi sahip yoksa diye sormadan da edemedim.

    Yazarın hayatına baktığımdaysa, dört kız kardeşe sahip olması yönüyle kitaptaki karakterden ayrılıyor. Fakat ortak noktalar da yok değil: Babası eğitimli bir insan, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde nahiye müdürlüğü yapar. Görevi nedeniyle sık sık farklı bölgelere yerleşmek durumunda kalırlar.
    Fakat babasıyla bu kitaptaki gibi sıcak ve samimi bir ilişkisi olmamış, belki de özlemini duyduğu bir babayı resmetmek istemişti yalnızca. Ya da bir gün, ben eğer baba olursam'ı düşlemek istemişti. (Gerçi yazarın hikâyeyi ne zaman kaleme aldığını bilmiyorum). Kitabın aksine yazar on iki yaşındayken babasını kaybeder ve annesiyle yaşamına devam eder. Ama kitaptaki gibi, babasıyla aynı kaderi paylaşan biri olur. Zira babası da on iki yaşındayken babasız kalır.
    Sanırım anne ve babadan kader mirası da geçiyor çocuklar üzerine (?).

    Kitabın tabiki de en güzel tasvirleri vagon eve ilişkindi. Bir ortak nokta daha: Ev bulamadıkları için, yeni bir nakil sonucu; istasyon yakınlarındaki bir binada kalırlar bir süre.

    Kitabın diline gelirsek, neredeyse yok denecek kadar azdı devrik cümle. Sanki her biri nakış nakış işlenmiş gibi. Noktanın ardından birbiriyle kopukluk hissetmeksizin sizi diğer cümleye aktarıyor. Duraklamak çok zor. Dil çok akıcı. Eski Türkçe'ye dair kelimeler de mevcut ama pek az sayıda. Ya da Peyami Safa'nın diline alışmış olan bana, çok akıcı ve duru geldi. Yalın bir anlatımı var.

    Bol nakilli, trenli, kamyonetli, kasabalı, edebiyat-kitap ve yazma'lı, yeni başlangıç'lı tasvirlerin bulunduğu bir kitap...
    Yeni acıların ve zorlukların merhaba derken duyulan ruhi bunaltılara rağmen, elindekiyle yetinmesini bilen ve adım atmaktan, yürümekten vazgeçmeyen insanların hikâyesi...

    Okuduğum, belki de, en sevimli, en minnoş yazardı.
  • 176 syf.
    ·Puan vermedi
    Bazı kitapları okurken aklımdan şu cümle geçiyor:" Keşke ben küçükken okuduğum kitapları kendim seçip, ruhumu besleyebilecek kadar zeki olsaydım." Özkan Öze' nin tüm kitapları bende bu cümleyi yankılandırıyor. Ve haklı olarak şimdiki çocuklar çok şanslı diyorum. Elime aldığımda hikayenin böyle bir şey olacağını hiç tahmin etmezdim. Ruhunuzun amentüsünde hala aç bir yer varsa, sorularınız mantık çerçevesine oturtulmadan susturulmuşsa ve en çok da ilerde çocuğum sorduğunda ya cevap veremezsem kaygısını güdüyorsanız içinizin saklı dehlizlerinde... Özkan abiyle tanışın. Hem kendiniz için, hem evlatlarınız için.. Yakın zamanda son çıkan kitabından önce birisi ' büyüklere de kitap yazacak mısınız?' diye sormuştu. Halbuki her yazdığı çocuklara gibi görünüp içindeki soruları hala cevaplayamayan en büyüklere değil mi ki? Siz bu kitapları okuduktan sonra kâinat kitabını daha dikkatli okumak istemiyor musunuz? Çocuklara tefekkür etmeyi öğretecek kitaplar yazdığı için, sorgulamanın her insanın hayatında yeri olduğunu gösterdiği için, asıl önemli olanın soruları cevaplamadan bırakmamak gerektiğini üstüne basa basa anlattığı için defalarca teşekkürü hakeden bir yazar.. Bir yazardan öte, abi.. Ömrü uzun, kalemi daim, okuru bol olsun duamızdır..
  • ☁️••
    ✓İlk defa bu kadar uzun bir ileti paylaşıyorum =) O kadar hayran kaldım ki sonuna kadar okumanızı içtenlikle tavsiye ederim..👍🏻🙂


    Bugün bana mahzunca bir soru soruldu. "Bazen kendime bakıyorum; ettiklerimi hatırlıyorum. Ümitsizliğe kapılıyorum. Ben nasıl bu halimle cennete layık görülürüm ki?Kardeşime cevap vermedim, sadece bir soru da ben sordum.

    Yıllardır içimde akıp durur şu cümle:

    "Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu saymasın kendini."

    Bugünlerde, bir eğitim projesi kapsamında sıkça gittiğim cezaevlerindeki mahkumlar karşısında iyice iliklerime işliyor bu cümle. Konuşma yapmadan önce, hangi tür tutuklu ve mahkum olduğunu söylüyorlar bana. Katiller, hırsızlar, gaspçılar, kapkaççılar, cinsel suçlular... Karşımda sakince beni dinleyen yüzlerce adam. Bir "dışarıda"ki kendime bakıyorum, bir "içerdeki" adamlara... Kim bilir hangi öfke hançerinin ucunda, bir an kendilerini kaybedip katil oldular... Hangi sabır sınavını son anda kaybettiler kim bilir?

    Belki de onların kaybettikleri noktadan çok önce kaybedeceklerden biriyim ben?Ya ben ne ederdim böyle bir durumda? Köşeye sıkıştırılmışken, duvara tırmanmaya zorlanmışken, öfke cinneti hücrelerimi ateş gibi yalayıp dururken, hemen parmağımın altında bir tetik hazır beklerken, ben, sen, biz ne ederdik? "Masum değilim" diyorum onlara. En iyi bildiğim, en emin olduğum cümle bu. Buraya yazışım da edebiyat olsun diye değil. "Evet, katil değilim, hiç adam öldürmediğim için değil, henüz sınanmadığım için." "Hırsız değilim, bir şey çalmadığım için değil, çalmak zorunda kalacak çaresizlikle denenmediğim için."

    Sırf sınanmadığı için şimdilik masum olan ben nasıl sahiden masum olabilirim? Üstelik sınanmaların hepsi de suç işleme/işlememe eksenli değil. Kimsenin kınamayacağı işlerle bile sınanır insan. Herkesin alkışlayacağı, hayranlık duyacağı bir tercih de bir bıçak sırtına koyar seni.

    Doğrusu şu ki, sınanmamış insan çiğ insandır, kıvamını bulmamıştır. Hata ederek de olsa kıvamını bulana aşk olsun. Ayağı kayıp düşerek de olsa, dönene helal olsun. Başını duvarlara vurup da kendine gelene helal olsun. Sınanmamış adam, kalite kontrolünden geçmemiş araba gibidir. Düzgün duruşu şimdiliktir ve naylondur. Virajlarda savrulabilir, yokuşlarda fireni tutmayabilir, zorlanınca yoldan çıkabilir. Hata yapmamış adam rüzgâr yememiş, kış görmemiş ağaç gibidir. Dik duruşu sahtedir. Zorlanırsa dalları kırılabilir, yerinden oynayabilir.

    Koca bir ömür bıraktım arkamda. Ellili yaşların eşiğindeyim. Bugün ölecek olsam, "olabilir!" denecek. "Üstü kalsın!" diyebileceğim kadar yaşadım. Mezar taşımda bundan sonra yazacak rakamlar kimseyi şaşırtmaz. Artık yaşamıyor oluşu kanıksanacak biriyim. Sorunlu bir çocukluk geçirdim. Derin yaralarım var. Bir çoğunu iyileştirmek bir yana, dokunamadım bile. Korkularım var. Önyargılarım var. Komplekslerim var. Kapris yaptığım, kalp kırdığım dönemler de oldu. Şöhretle sınandım; kaybettiğim günler oldu. Param bol olduğunda kaybettiğim sınavları parasız kaldığımda fark edebildim ancak. Pürüzsüz değilim. Arızalı yanlarım var. Çoğu zaman dağınık, bazen dağınığımdır. Nadiren dağıttığım olur. Ayağımın kayacağını bal gibi bildiğim alanlarım vardır. Suizanda bulunduğum, gıybetini ettiğim, helalleşmekten utandığım kardeşlerim var. Çok uzak gördüğüm günahların eşiğinde bocalarken buldum kendimi. Övgüler aldığımda, utanıyorum, çok utanıyorum. Alkış aldığımda iki türlü utanıyorum. Birincisi, zaten hak etmediğimi bildiğim için; ikincisi, alkış beklediğimi sandıklarını sandığım için.

    Yetişkin ve günahları olan bir insanım. Öyle ki, bazen bana hayranlıkla bakan bir çocuğun masum gözlerinin içinde erimeyi delicesine istediğim oluyor. Geçmişimi üzerimden kirli bir elbise gibi sıyırıp yürümek istiyorum. Kulları şahit kılmak men edilmeseydi eğer, yaptıklarımın hepsini açıkça anlatıp başka kimsenin, ama hiç kimsenin benim hakkımda benim itiraflarımdan daha ayıplı ihbarlar yapamaz hale gelmesini isterdim. Hani bir sahabenin, Peygamber'den (asm) çok ciddi bir konuda çok ağır bir azar işittiğinde, "keşke o olaydan sonra Müslüman olsaydım!" deyişi var ya, ben de öyle haykırmak istiyorum. Öncesinde ve sırasında Müslüman oluşumdan utandığım isyanlarım var. Ama... Ama... Şimdi burada vazgeçilmez bir bedenin içinde yürüyor olmak vazgeçiriyor beni itiraftan. Son nefesin dibine kadar üzerine titrediğim itibarım tutuyor elimden itiraflarımın. Ben bana "sırdaş" olarak kalıyorum. Kendi içime kıvrılıyorum çaresiz. Aynadaki ben ve aynaya bakan ben karşılıklı susuyoruz, utana sıkıla.

    Aynada gözlerinin içine baktığım adamı utandırıyorum, utanıyorum o adamdan. Gözlerimi kaçırıyorum gözlerinden. "Başka bir seçenek yok muydu ey Allah'ım" diyesim geliyor. Yaşadıklarımın hepsi kayıtlı, biliyorum. Musalla taşına sessizce bırakılsın diye beslediğim bedenime bakıyorum; yazık ettin diyorum. O cenazeye ettiğin kötülüğe bak; hiç acımadın mı? Hiç itirazsız toprağa konulacak yüzümü seyrediyorum; "olmadı!" diyorum. Topraklaşmasını kabul ettiğin yüze değdirdiklerine bak... Bir Yusuf kuyusu gibi geçmişe gömülü resimlerime bakıyorum; "ayıp ettin adama" diyorum. "Kolundan tutup nerelere sürükledin adamcağızı!" Hayıflanıyorum. Çok sık hayatı yeni baştan yaşasam dediğim oluyor. Ama olan oldu bir kere...

    Diyeceğim o ki, "adam" olmanın yolu hatasızlık değil. "Adam"ın ilki "Adem" de hata ile başlamış dünya kariyerine... Onu "Adam" eden, hatasızlığı değil; hatasını hata bilmesi. Hatasıyla insandır insan. İnsanın ihtişamı hatasında saklıdır.

    Hatasızlık iddiasında bulunmaktan daha büyük bir hata olabilir mi?

    Evet, bu bir veda yazısı. Bir yılın son gününe denk getirdim yazıyı. Yıla veda ediyorum, bir daha buluşmamak üzere. Aslında güne veda ediyorum her akşam. An'a veda ediyorum. Noktasını koyduğum her cümleye veda ediyorum. Söyleyip susunca her hükme, her söze veda ediyorum. Bir sonrasına vardığım her dakikayı paketliyor ve Hesap Günü'ne gönderiyorum. Veda ediyorum.


    📚 Senai Demirci