Alice artık çocuk olmadığını hisseden, dünyayı ve kendini anlamaya çalışan bir genç kız. Kafasında sürekli aynı soru dönüp duruyor: İnsan nasıl yaşamalı? Bu sorunun peşinden giderken kendini yine bir tavşan deliğinde buluyor; ama bu kez vardığı yer masallar ülkesi değil, düşüncelerin ve fikirlerin dünyası.
Kitapta filozoflar yalnızca isim olarak geçmiyor. Her biri Alice’in karşısına gerçek bir insan gibi çıkıyor; konuşuyor, tartışıyor, bazen onu zorluyor, bazen de düşünmeye mecbur bırakıyor.
Sokrates’le başlayan ilk bölümlerde, onun kesin cevaplar vermekten çok insanı düşünmeye iten tavrı kitabın genel ruhunu da belirliyor aslında. Platon’un mağara alegorisi, insanların çoğu zaman gördüklerini gerçek sandığını; hakikatin ise bazen alışılmış düşüncelerin dışında olduğunu hissettiriyor. Aristoteles’te düzen, mantık ve ölçülülük öne çıkarken; Diyojen’in bölümlerinde toplumun dayattığı kurallara karşı sert bir özgürlük arayışı görülüyor. Epikür ise mutluluğun gösterişli şeylerde değil, sade ve huzurlu bir yaşamda saklı olduğunu anlatıyor. Marcus Aurelius’un stoacı yaklaşımı, insanın kontrol edemediği şeyler karşısında sakin kalabilmesini; Konfüçyüs saygı, denge ve ahlakı; Lao Tzu ise hayatı zorlamadan akışta kalabilmeyi anlatıyor. Buda ise acının kaynağı, arzular ve insanın iç huzuru öne çıkıyor.
Modern düşünceye geçildiğinde kitabın tonu da değişmeye başlıyor. Machiavelli’nin gerçekçi ve sert yaklaşımı, iktidarın ahlakla her zaman aynı yerde durmadığını gösteriyor. Descartes’ın “şüphe” fikriyle birlikte düşüncenin merkezine akıl yerleşiyor. Spinoza doğa ve insan arasında kopmaz bir bağ kurarken, Kant insanın kendi aklıyla doğruyu bulabileceğini savunuyor. Hegel’de tarihin sürekli değişen bir süreç olduğu hissediliyor; Marx ise dünyayı yalnızca anlamanın değil,