Dedim ya sana, zavallı bir yaratık olan insanoğlunun baş derdi, kendilerine doğuştan bağışlanan özgürlükten sıyrılıp bunu bir an önce başkalarına devredebilmektir.
Hiç düşünde bir dağın tepesinden uçuruma yuvarlanır gibi oldun mu? İşte ben şimdi aynı durumdayım, uykuda değil, gerçekten düşüyorum... Hem korkmuyorum da sende korkma. Daha doğrusu korkuyorum, ama tatlı bir duygu bu. Tatlı da değil. Bir coşkunluk...
"Ben bu çiftliklerde, bu yollarda yüzlercesini gördüm böyle. Sırtlarında denkleri, kafalarında hep aynı düşler. Yüzlerce. Gelirler, çalışırlar, sonra da çekip giderler. Her birinin kafasında, küçük bir toprak hayali vardır. Bir teki bile sahip olamaz öyle bir şeye. Cenneti düşünmek gibidir tıpkı. Herkes bir parça toprak ister durur. Bir yığın kitap okurum ben burada. Kimsenin cennete girebildiği yok. Kimsenin toprak alabildiği de yok. Kafalarında bu... Hep bu... o kadar. Durmadan onu konuşurlar ama boş bir hayalden ibarettir bu!"
Başını kaldırıp o kocaman yüze baktı. O siyah bıyığın ardına gizlenen gülümseyişin anlamını kavranması kırk yılını almıştı. Ah, o acımasız, boş aldanışlar! Ah o sevecen kucaktan dik kafalı, bile isteye kaçışlar! Yanaklarından cin kokulu iki damla gözyaşı süzüldü. Ama artık her şey yoluna girmişti, mücadele sona ermişti. Sonunda kendine karşı zafere ulaşmıştı. Büyük Birader'i çok seviyordu.