Üçleme olan Sus Barbatus! 1, Sus Barbatus! 2 ve Sus Barbatus! 3, doğayı yalnızca bir arka plan olarak değil, anlatının merkezine yerleştiren, insan ile yaban arasındaki sınırları bilinçli biçimde bulanıklaştıran bir bütünlük kuruyor. Üç kitabı birlikte düşündüğümüzde ortaya çıkan yapı, klasik bir olay örgüsünden çok doğanın diliyle anlatılan bir hafıza ve varoluş hikâyesi.
Üç kitap boyunca doğa yalnızca bir arka plan değil, anlatının en belirleyici unsurudur. Köyde yaşanan her gerilim, her baskı ve her korku doğanın tepkileriyle birlikte verilir. Jandarma ya da devlet baskısının hissedildiği sahnelerde bulutların alçalması, rüzgârın sertleşmesi, şimşeklerin çakması, yağmurun ya da karın bastırması; doğanın olaylara eşlik eden bir “duygu taşıyıcısı” olduğunu gösterir.
Bu nedenle üçlemede doğa:
•tanık olur
•tepki verir
•hatırlar
•ve insanın yaşadığı duyguları büyütür.
Böylece romanın asıl sürekliliğini sağlayan unsur insanlar değil, doğanın kendisi ve yaban hayatıdır.
Hayvanlar üçlemede yalnızca çevresel unsurlar değildir; insanın bastırdığı yönleri temsil eden metaforlar olarak yer alır. Domuz, köpek, kuşlar ve diğer hayvanlar, insanın doğayla olan bağını yeniden hatırlatan semboller hâline gelir. Yazar, yabanı korkulan bir alan olarak değil, insanın özüne en yakın yer olarak konumlandırır. Böylece insan ile hayvan arasındaki sınır giderek belirsizleşir.
Üçlemenin en dikkat çekici unsurlarından biri, ölen karakterlerin yaşayanların bedenlerinde, rüyalarında varlıklarını sürdürmesidir. Sus Barbatus, Faruk, Aysel gibi karakterlerin ölse bile başka bedenlerde rüyalar aracılığıyla görünmesi, romanın mistik katmanını oluşturur.
Bu durum birkaç açıdan anlam kazanır:
•Ölümün bir son değil dönüşüm olduğunu gösterir
•Hafızanın bireysel değil kolektif olduğunu