Meryem gibi Şirin de bir
zamanlar Hıristyan’dı. Öylesine muhteşem bir
güzelliği yardı ki bahçelerde yürüyüşü sırasında
çiçekler bile utanç ve kıskançlıkla başlarını eğerlerdi.
İran’ın en kudretli Şahı Hüsrev Perviz’le evlenmişti,
Tüm ülke yeni kraliçenin bir kâfir olduğunu
öğrenince isyan etti. Ama şah onu herkesi karşısına
alacak kadar çok seviyordu. Ayrıca Hüsrev Perviz
güçlü bir hükümdar olduğu kadar zeki bir adamdı
da. Dünyevi güzelliğin ne derece geçici bir şey
olduğunun bilincindeydi. Bu yüzden de sevdiği
kadının güzel yüzü ve eşsiz vücudunun mermerden
bir heykelini yapması için zamanın en tanınmış
heykeltıraşı Ferhat’ı görevlendirdi. Genç sanatçı her
gün kraliçenin cennete yaraşır güzelliğine bakarak
çalışırken sonunda karşı konulmaz bir aşk ateşiyle
yanmaya başladı. Nereye gitse, ne yapsa, geçe
gündüz demeden, her yerde bu meleğimsi yüzü
görür olmuştu.
Sonunda tutkusuna daha fazla direnemedi.
Heykel her geçen gün kraliçeye daha bir benziyor,
heykelƨraşın ses tonu yüreğindeki ķrƨnayı ele
veriyordu. Ve günün birinde şah da durumu fark
etti, Büyük bir kıskançlıkla kılıcına davrandı ama
Şirin kendisini heykeltraşın önüne siper ederek
adamı korudu. Yaraƴğı eserin yüzü suyu
hürmetine de Hüsrev Perviz heykeltraşın hayatını
bağışladı ama onu ömrünün sonuna dek Bisütün
Dağları’nda sürgüne gönderdi. Orada Ferhat
karşılık bulamadığı aşk acısıyla meczuba döndü.