Vazgeçişim bir tercih değildi; irademin verdiği ani bir hüküm de değildi. Daha çok, zamanın sabırla işlediği uzun bir mağlubiyetti. Mantığım çoktan imkânsızlığın matematiğini tamamlamış bulunuyordu.
Kalbim her akşam ona dönük bir kapıyı aralık bırakıyordu. Mantığım ise her gece sessizce gelip o kapıyı kilitliyordu. Biri umudu insan ruhunun son sığınağı sayıyor, diğeri umut denen şeyin çoğu zaman gecikmiş bir acıdan başka bir şey olmadığını biliyordu.
Zaman, her savaşın taraflarını yoran o tarafsız hâkimdir. Fakat insanın en trajik deneyimlerinden biri, haklılığın teselli sunmamasıdır. Çünkü bazı doğrular vardır ki, yanlışların açtığı yaralardan daha derin izler bırakır. Gerçek bazen bir kurtuluş değil, sadece daha kusursuz bir kayıptır.
Sonra ilahî merhamet geldi. Fakat onun gelişi, beklenen bir baharın değil; çoktan sona ermiş bir mevsimin ardından düşen yağmuru andırıyordu. Kuraklıktan çatlamış toprağa ulaşan su gibi... Toprak susuzluğunu gideriyordu belki, ama kaybettiği çiçekleri geri çağırmaya muktedir değildi.
O vakit anladım ki bazı insanlar hayatımıza bir beraberlik vaat etmek için değil, bir hakikati öğretmek için girerler. Kalmak için değil, eksiltmek için gelirler. Bize sevmenin kudretini değil, vazgeçmenin ağırlığını gösterirler.
Kırgınlığım, gerçekleşmemiş ihtimallerin sessiz mezarlığınaydı. Birkaç gün daha erken söylenebilecek bir cümleye... Bir an önce gösterilebilecek bir cesarete... Atılabilecek tek bir adıma... Ve belki de biraz daha vakitlice inen bir merhamete...
Çünkü kaderin en ağır yüzü bazen yokluk değildir; gecikmedir. Zira bazı merhametler yarayı kapatır; bazıları ise yalnızca kapanmış yaranın yerini gösterir.
Zaman yalnızca olayları değil, onları karşılayacak insanı da değiştirir. Bu yüzden geciken merhamet her zaman bir lütuf