Esen

Hayatımızın akışında önemli bir rol üstlenecek, yönümüzü değiştirecek seçimleri etkileyecek ya da belirleyecek insanlarla yollarımızın tesadüf eseri kesiştiğini düşünmek ne garip. Belki de tesadüf değildir. Karşımızdaki insanın , bilinçli ya da bilinçsiz, gitmek istediğimiz yöne bizi itekleyeceğini seziyor olabilir miyiz? Belki davete icap etme sebebimiz budur. Karşımızdaki insanın yürümek istediğimiz yoldan bizi döndüreceğini, karşımıza engeller çıkaracağını hissedince onu yeniden görme isteği duymuyor olabilir miyiz? Tek bir kişinin , sırf geçmiste ona danıştık diye kriz anlarında davranışlarımızı yönlendirebileceğini ve bunca önem taşıyabileceğeni düşünmek garip.
Çevremdekiler için elimden geleni, hatta gelmeyeni yapar, kendime bile ayırmadığım zamanı onların selameti için gözümü kırpmadan harcadım. Birilerini mutlu etmeye çalışırken yorulmaz, sakınmaz, sıkılmaz, usanmazdım. Yanımda kendilerini anlaşılmış ve tamamlanmış hissetsinler, öyle ki yarım kalmaktan korkup gidemesinler isterdim. Fakat öyle olmadı. Bazen geride, bazen ileride ama nihayetinde hep yalnız kaldım.
Ya on yıl erken geldim dünyaya ya da on yıl geç. Ara yerde bir geçitteyim. Bir el boğazımı sıkıp duruyor. Biri de çıkmış göğsüme oturmuş. Çok kalmadı şurada ama... Erken ya da geç başlanan on yılın bitmesine. Bir şey beklemezse eğer insan, on yıl çabuk geçer.
Acı denen şey, tabiatin, fânilere şifa niyetine sunduğu eczadır aslında. Sevdiği birini bilinmezliğe yolculayan insan, duyduğu delirtici kaygıdan ancak keskin bir acı hissederse kurtulur. Kalanın, gidenin ardından bakakaldığı uçsuz bucaksız boşluğa düşerek aklını yitirmemesi için tek çare, onu, o boşluğun kenarından çekip alacak kadar yakıcı kuvvette aci çekmesidir.
Bana kalırsa, insanın en hassas duyusu işitmedir. Gördüğümüzden değil de duyduğumuzdan korkarız en çok. Mesela şimşek çaktığında, önce yer ve gök arasında oluşan ışığı görmemize rağmen, sonradan gelen sesle ürpeririz. Halbuki, o sırada olan olmuştur. Korkmak için artık çok geçtir. İnsan, yine de ışığından değil, sesinden korkar şimşeğin. Yani olandan değil , mâlûmun ilâmindan korkar. Ses böyledir; her yerini sarar, kaçış alanı bırakmaz. Şeffaf bir kafes gibidir. Gördüğünden kaçarsın, dokunana karşılık verirsin. Oysa ses tekinsizdir. Ansızın dört bir yanından yakalayarak içine alır seni, hücren olur. Bağırsan da, çağırsan da ancak sesi besler ve güçlendirirsin.