"sana karşı hissettiklerimi anlatmama imkan yok. bir duygu, anlaşılmıyorsa, duygu değildir zaten."
"yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünya’nın şahidi olmaktı."
ey kör!
aç gözünü de düşlerden uyan. simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. kaf dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. bırak dünyanın haritasını yapmayı! daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?
+ama sen de ara sira kiziyorsun?
-simdi degil artik! simdi rahatim...ben etrafimi sevmezsem rahat edemiyorum. her sey icimde altust oluyor sanki.
sabir, insanoglunun tek kalesidir.
ben bu kalenin icinden onu dinliyorum. fakat duvarlari bu odada cok ince.
ben asktan daima kactim. belki bir eksigim oldu. fakat rahatim. askin kotu tarafi insanlara verdigi zevki eninde sonunda odetmesidir. su veya bu sekilde... fakat daima odersiniz. hicbir sey olmasa, bir insanin hayatina luzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunc bir sey olamaz.
hayatimizin bir devrinden sonra basimiza gelen seylere o kadar hazirlanmis oluyoruz ki, kederimizi kendi icimizde tasir gibi yasiyoruz.
Dante’nin isteyerek hüzün içinde yaşayanları “Cehennem”in derinliklerine yerleştirdiğini okuyuşumu, bunun üzerine fakülte kütüphanesine gidip İlahi Komedya’nın “güzel havada somurtanların” iç çekip iç karartıcı bataklığın dibinde yattıkları bölümünü okuyuşumu anımsıyorum: Güneşin neşe saçtığı güzel havada hüzünlüydük.
Yine de, şimdi biliyorum ki, tatmin edici olsa da tüm bu “güzellik”in ardında saklı bir “ruh” var ve bu “ruh”un resmedilmiş biçimleri yalnızca birer dışavurum yolu; işte ben bu “ruh”la uyum içinde olmak istiyorum.
Yunanlıların
tutumunu son derece makul buluyorum. Onlar hiçbir zaman güneş batışları hakkında gevezelik etmez, çimenlerin üzerine vuran gölgelerin gerçekten mor olup olmadığını tartışmazlardı. Ama denizin yüzücü için, kumun da koşucunun ayakları için olduğunu bilirlerdi. Ağaçları verdikleri gölge yüzünden, ormanı da öğle vaktindeki sessizliği yüzünden severlerdi.