• İncelememiz, Esra kardeşimizin yaptığı ( #30997659 ) Mehmet Uzun etkinliği vesilesiyle yazılacaktır. Kendisine bu vesileyle teşekkür ediyorum. Böyle güzel bir etkinliği yapan yoğun duygulara sahip kendisi incelememizi okumasın. (Bu şaka tabi) :)

    Bazı kitaplarda olduğu gibi biz de yazımızda bir teşekkür yazısı yazmayı kendilerine karşı minnet duyduğumuz saygıdeğer insanlara bir borç biliriz. Bu yüzden, bana kitabı hediye eden çok kıymetli D (B) D ablama teşekkür eder, hürmetlerimi bildiririm. Kendisi bana doğum günü hediyesi olarak -aslında başka bir zaman gönderecekken bu ana denk geldi- kitabı hediye etti. Bu yüzden unutulmayan simalardan olacak zihnimde ve gönlümde.

    İncelemeyi yazdıran aslında bizim düşüncelerimiz değildir. Yazarın kendisi ve kalitesidir. Bir inceleme yazarken veya inceleme yazarken biz, güzelleştirmeyi kendimizden çok yazara mal etmeliyiz. Buna sebep olarak şöyle denilebilir: Kitap nitelikliyse biz okuyucular o kitabın hakkında inceleme yaza yaza öve öve bitirmeme coşkunluğu taşar içimizde. Bunun tersi bir durum ise bilgilendirmek amaçlı kısa yazılar olur. Nasıl ki hoşlanmadığınız veya tadını beğenmediğimiz yemeği yerken kısa kesip kalkarız ya... işte öyle bir şey bu duyguyu tam ifade eder.

    Bu bağlamda yazarımızı tanıtan naçizane birkaç kelam etmek -zihnimizle kalemimiz arasında mekik dokumak- okuduğumuz eserin hakkı olacaktır. Biraz bahsedelim o halde... Mehmed Uzun Siverek doğumlu bir yazardır. Burayı biraz daha açacağım. Çünkü Siverek günümüzde Urfa vilayetine bağlı bir meskendir. Eski zamanlarda Diyarbakır'ın vilayetiyken sınır değiştirmiştir. Bu yüzden Mehmed Uzun da Diyarbakırlı olmuş oluyor. Zaten anlaşılacağı üzere de mezarı Diyarbakır Mardinkapı Mezarlığı'nda.
    Mehmed Uzun gibi değerimiz olan bir yazarı mezarında ziyaret etmek bizlere düşen bir kültürel haktır...
    <a href="http://hizliresim.com/VD3bZR"><img src="http://i.hizliresim.com/..."></a>

    http://i.hizliresim.com/nlJBva.jpg

    http://i.hizliresim.com/vPJq0D.jpg

    http://i.hizliresim.com/1EGX9b.jpg

    http://i.hizliresim.com/LDOLJz.jpg

    http://i.hizliresim.com/r1J7qz.jpg

    http://i.hizliresim.com/7Dy4Or.jpg

    http://i.hizliresim.com/PDOgRb.jpg

    Yazarımız Kürt Edebiyatı'nı ihya etmiştir. Yaşamı boyunca Kürt Edebiyatı sahasında çalışmalarıyla katkısını sunmuştur. Ve bu edebiyatla ön çıkmıştır. Her ne kadar bu edebiyatla da öne çıkmışsa da Türk Edebiyatı ve İsveç Edebiyatı'na hakim bir edebiyatıçıdır. Zaten malumunuz üzerine özellikle de Edebiyatçıların eserlerini okumanın tadı bambaşka oluyor. Hele ki yazar, üç edebî ekole hakimse... gerisini siz düşünün. Yıllarca İsveç Yazarlar Birliği Başkanlığı'nı yaptı. Eserleri çeşitli ödüllere gark oldu. Yirmiden fazla eseri Kürtçe telif etmiştir. Ve bu eserleri Kürtçeden, yirmiden fazla dile çevrilmiştir. Böyle bir adamdan bahsediyoruz. Ama malesef ülkemizde çeşitli sorunlardan dolayı sürekli koca yürekli ve aklı kütüphanelerle dolu zihinleri sürgünlere yolladık. Bunların arasında Mehmed Uzun da vardı. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ve Nar Çiçekleri adlı eserleriyle yargılandı ve aklandı. 1977 yılından 2007 yılına kadar ülkesine irca edemedi. 2007 yılında ise Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatırıldı. 30 yıl sürgün hayatı yaşayan Uzun, onu bu hayatın renkli ışıkları herkese yansıdığı gibi yansımadı. Nasıl ki hepimiz aynı gökyüzünün altında farklı hayaller ve hayatlarla yaşıyorsak buna mukabil herkes gibi aynı hayatı yaşamadı Uzun. Bu sürgün midesine düşen pimi çekilmiş ve infilaka hazır bir bomba gibi kendisini perişan bir hale getirdi. 11 Ekim 2007'e kadar tedavisi yaşamasına yetmedi...

    I Dicle'nin Yakarışı II Diclenin Sürgünleri... Bu iki kitaba birden Diclenin Sesi olarak isimlendirilmiştir. Başta tek baskı olarak Gendaş Yayınları'ndan basılmıştı. Fakat daha sonra usta kalem bunların ayrı ayrı okunabileceğine karar verip yukarıda da zikrettiğimiz gibi iki kitap haline getirmiştir. Anlatımında her şeyi açıkladığı için biri diğerini aratmıyor. Gerçi ben ilk kitabını Kürtçe olarak yaklaşık bir on sene önce okumuştum. Sonra bu kitabı okurken tereddütlüydüm: "Acaba ilk kitabı pek hatırlayamadığım için kitabı baştan mı okusam" diye. Fakat öyle olmadı. Çeviren Muhsin Kızılkaya'nın da belirttiği gibi kitabın önsözünde: " 'Yakarış'tan 'Sürgünler'e zorunlu bir açıklama." Bu başlık altında kitaba zorunlu bir önsöz yazmıştır kendisi. Bu yazıyı okuduğumda hakikaten beni ilk kitaba götürdü. Unutma duygumun yerini ilk kitabın olayları doldurdu ve ben hatırladım. Eğer siz hiç okumamışsanız ilk kitabı; benim kanaatimce ilk kitabı okuyun. Çünkü bu set halinde basıldığı için her ne kadar da bağımsız okunuyorsa ben bağlam açısından ilk kitabı okuyarak olayların ve gerekli şeylerin bağlanabileceğini tavsiye ederim. Eğer benim durumumdaysanız önsöz yeter size.
    Ama mutlaka kitabın önsözünü de okuyun.

    Bu kitabın bir başka farklı özelliği ise yazar ve çevirmenin eşzamanlı/eşgüdümlü yek organize olup çevirmeleridir. Başka bir deyişle; yazarın kitabını çeviren Muhsin Kızılkaya diğer kitaplarını çevirdiği zamanlardan bahsederken araya altı ay bir sene girdiğini ifade etmiştir. Yalnız bu Diclenin Sesi kitabında ise hemen hemen bir sayfa dahi göndermişse onu hemen çevirmiştir. Araya zaman koymadan. Bu açıdan hem yazara hem de kendisine minnettar olduğumu belirtmek isterim.

    Diclenin Sürgünleri... Mezopotamya halkının göz bebeklerinden biri; Dicle... Diğer gözbebeği ise Fırat... Bu halkın evladı. Acılarını, umutlarını, sevdalarını, köylerini-kasabalarını, şehirlerini-meskenlerini, tarihi dokularını; taşını-toprağını, evini-barkını; tendur(tandır) ekmeğinin kokusunu, camiisini; ezanını-selasını, umudunu özlemini, çem'ini(nehir) yeşillik dolu bağ bahçelerini, ellerine aldığı sigara yaprağını, sardığı tütünü, çektiği dumanını, nane sele(sac ekmeği)'si alıp suya batırıp yediği ekmeğini, kitaplarını, kütüphanelerini, bin bir medeniyetin izlerini taşıdığı yaşam motiflerini ve bin bir medeniyetin fani hayata bıraktığı kültürel miras... Cizre... Medreseya Sor(Kırmızı Medrese)... Kura'an'ı Kerim... İncil... Tevrat... Alimler... Esnaflar... Bezirganlar... Farklı etnik kökenli aşiretler ve toplumlar...
    Ve bu hamurları birarada yoğuran hamur ustası Mehmed Uzun... Yaşamına ne kadar da benziyor... Sürgün... Sürgün... Sürgün... sür...

    Bir başka tad bırakır insanda, geçmiş dönemlerdeki kavimleri-milletleri ve aşiretleri okumak. Kendi yaşamı dizelerde tüyler ürperten göz merceğine değen yazılar... bir yazar ki eserlerinden bağımsız olsun; inanılır gibi değil. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık , Yitik Bir Aşkın Gölgesinde , Dicle'nin Yakarışı ... Bu adı geçen kitapları okudum. Bunlar arasında birini birine kıyas edemedim. Bu son okuduğum Diclenin Sürgünleri kitabı dahil. Bir insan ancak bu kadar ustaca yazabilir. Metreyle ölçebilseydik; kalemi ayarından milim şaşmazdı. Biri diğerini gölgede bırakamıyor. O kadar yoğun duygular ve ustaca yazılmış ki... Bunların hepsinde sürgün... Sürgün onun hayatı... Sürgün onun yazarlığı... Sürgün onun geçmişi... Sürgün onun geleceği... Sürgün onun göğsü... Sürgün onun kalbi... dili... aklı... Ve sürgün onun her şeyi.

    Dicle'nin Sürgünleri... Bu topraklarda yaşayan halkın kaderi... Sadece bu mu... sanmam. Acı, yitmek, gözyaşı, sevdalar... sevdalar... sevdalar... (takılı kalır boğazda) Top mermileri, yiten umutlar, günün ışığının merhameti ve yakıcılığı... çözülmemiş davalar... bağımsızlık, diğer bir deyişle özgürlük... Bu son söylenen ne tatlı şeydir: Özgürlük. Sürgün halkların kaderi hiç değişmedi, Mir(belli bir bölgenin sorumlusu, beyi) ler zamanında. Hep bir özgürlük mücadelesi vardı yüreklerinde. Ve bir de yitmek bilmeyen sevdaları. Acıları sevdaları kadar kazınmamıştı yüreklerine. Ölümü bile göze almışlardı sevdalarıyla birlikte. Çözülen birliklerde dahi yitmemişti sevdaları. Ama ihanetler... işte burada sevdalar, özgürlükler, yiğitlikler her ne varsa yiter gider.

    Aklım bir an Diclenin Yakarışına gitti. Haware... Bir de Bıro'ya... Bıro kör... öksüz... yetim ve yalnız... Ape Xalef alıp onu sahiplenmiştir. Sonra Medreseya Sor'a(Kırmızı Medrese, Cizre) gidip çeşitli kutsal kitapları ve farklı kültürlerin kitaplarını okuyarak eğitim almıştır. Bu eğitimi o dönem Cizre eyaletinin miri olan Mir Bedirxan'ın sağ kolu olan Mam Sefo'nun çocuklarıyla beraber görüp Cizre'de yetişmiştir. Daha sonra Ape Yakup'un salıyla Cizre'den yola çıkarak Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelere doğru çeşitli kültür ve deneyimler yaşamak için yola çıkmıştır. İlk Kitabında IV tane Şevbuhêrk yani yazarın ve çevirmenin deyimiyle: Geleneksel Kürt kültüründe, dengbêjlerin türkü, destan söyledikleri, hikaye, masal anlattıkları, akşam namazından sonra kurulan ve gece yarılarına kadar süren geleneksel gece meclise ne denir. Kelimenin tam karşılığı "birlikte geçirilen gece"dir. Bu gece meclislerinde dengbêjler anlatır, divanhane de bulunanlarda dinler, kimi zaman dinleyiciler de çeşitli hareketlerle dengbej'in anlatsını katılır. Dinleyiciler ne kadar dikkatli ise dengbêj de o kadar coşar. İİ. kitabı Diclenin Sürgünleri'nde ise III tane Şevbuhêrk anlatır. İşte bu yolculuktan sonra Cizre eyaletine dönen Bıro bazı kıyıcı ve yıkıcı faaliyetlerin olduğunu görür. Artık kimse yurtta yabancıların kalmasınani müsamaha göstermez. Bunlar Süryani, Keldani ve diğerleri... Bir duyumla Hakkari'ye doğru yola çıka Bıro orada birçok insan cesediyle karşı karşıya kalır. Bunların arasında duyum aldığı bağlamında Ape Yakup ve ailesini aramaya koyulur. Çünkü bu duyum onlarla ilgiliydi. Ve kızı Ester(daha sonra isim bozmayı seven Bıro adına Ster demeye başlar.)'i yaralı halde görür ve yüzünü gözünü silerek Cizre'ye doğru yola koyulur. Buraya kadar Ester'in bulunuşuyla ilgili ders ve çıkarımlarım: Eski zamanlarda insanlarımızı hatır/gönül işlerine çok değer verirdi. Hani deriz ya dostun hatrına çiğ tavuk yenir. Bu bizim zamanımızda eski zamanlarda yaşayan insanların yaşayışlarının basite indirgenmiş söz şeklidir. Yanı kendisine minnette duyduğu ve salıyla yolculuk eden Bıro bunca minneti gözönünde bulundurarak Hakkariye gitmiştir. Bu yolculuk da çık tehlikelidir. Çünkü az evvel de ifade ettiğimiz gibi kendi dışındaki bazı halklara yaptırım uygulaması vardı. Bu yüzden Ester'i götüren Bıro, gitmesi gibi dönmesi de tehlikeydi.

    Ester'i binbir zorlukla götürdü, Bıro. Sonra Mir Osmanlı Devleti'ne isyan etti. Bu şekilde sürgün anıları başladı... Ester'in Tevrat'taki Raşel'e benzetme... Bıro'nun kendine yâr olarak Ester'i diğer kadınlardan seçme olayının: Truva Kralı Priyamos ilr karısı Hakabe'nin oğlu Paris, Hera Atena ve Afrodit... Bu üç kadından birini seçecekti Paris. Paris Afrodit'i seçti. Bu olayı Bıro'nun Ester'i seçimine benzetme... Ahmede Xane'nin o muhteşem eseri Mem u Zîn. Bu eserdeki Mem yani Memê Alan Cizîra Botan (Cizre'nin Botan'ı) mirinin kızı Zîn'i rüyada görüp aşık olmuştur. Bekoyê Ewan (Kült kültüründe daha sonra bu isim fitne çıkaran fitnebazlara denilen bir lakap haline gelmiştir.) da bu esamisi okunan Mir'in has adamıdır. Bu adam yüzünden Memê zindanda yatar. Konuya dönecek olursak Bıro Ester'i getirdi ya Cizre'ye haliyle duyulunca Mir tarafından hapse atılır. Ve bu hapisten sonra da Mir'in çocukları Bıro'yu kurtarmak için zindanda kalmasını söyler. İşte bu zindanla Memê'nin kaldığı zindan aynıydı. Bu şekilde yaşamları buluştuğu fakat Bıro kendi kaderinin Memê gibi olmasını istemiyordu. Ester'e kavuşmak istiyordu.

    Beni etkileyen olaylardan biri de zindanda kalmasını isteyen Mir'in çocukları gelirken beraberinde kelebek gelmiştir. Bu beni çocukluk anılarıma götürdü. Çocukluk dönemimde annem bir kelebek gördüğü vakit müjdenin geldiğini ifade ederdi. Ve bir hafta sonra babam yurtdışından yani iş seyahatinden dönerdi. Kitapta bolca tasvir boşuna değilmiş demek. Bu yüzden tasvirlerin içi boş değildir. Ben bu kelebeğin olayını yakalayabildim başka bildiklerim ve bir o kadar da bilmediklerim anlamlı tasvirler bulunuyor bu kitapta. Değişik atasözleri... Kürt halkının neden birbirinden hayır görmediği... Daha birçok şey.

    Bu kitabı mutlaka okuyun. Anlamadığınız bir yer varsa bana sorun. Sözü daha fazla uzatmadan kitapta geçen Mehmed Uzun'un tüyler ürperten... ağlatan... tüm acılarını ortak odağı haline getiren şiiriyle sonlandırıyorum:

    Sayfa: 430-431-432

    " Dicleyim ben

    Diclenin sesi
    Çok uzaklarda, sürgün ülkesinde bir inilti
    Bir inilti, yabancı bir güneş altında
    Şavkın altında yabancı yıldızların, yabancı bir ayın.
    Seni düşünüyor.
    Sen, çoktandır unuttuğum bir çobanın kavalı
    Bir atın koşusu, uzaklarda kalmış bir Moğrip rüzgar misali,
    Dallarını, yapraklarını, tanelerini unuttuğum bir dut ağacı,
    Kokularına doyamadığım bir reyhan dalı, zambak çiçeği
    Artık haber alamadığım bir turna sürüsü
    Sen unutulmuş kaderim
    Sen yitirilmiş aklım, hafızam
    Seni düşünüyorum kayboluş ülkesinde
    Seni düşünüp 'hawar' diye bağırıyorum
    Hawar, ben, sen, bizler ne çok yorgun
    Savaşlardan, kavgalardan,matem ve taziyelerden,
    Yolculuklardan, göçlerden, darbe ve yaralarda.
    Boynumuzdaki boyundurluk, el ve ayaklarımızdaki zincir,
    Dilimizdeki kilit, ölümü ruhumuzun
    Kalu-beladan beri süren esaretten yorgun
    Kaybolmuş artık çok uzaklarda
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi
    Seni anlatan ses, yalnız ülke, sessiz toprak.
    Ben yorgun, sen yorgun, biz yorgun
    Dörtnala kalkan atlar,
    Kınından çekilmiş kılıçlar
    Patlayan toplar, gelip geçen ordular,
    Gökyüzüne ulaşan fermanlar
    Etrafı esir alan naralar
    Yanan kasır ve kaleler
    Kaldırılan talanlar
    Şimdi hepsi yorgun yüreğinde incecik bir çığlık
    Sen Nuh Nebi toprağı; dayan
    Nuh peygamberin sabrıyla 
    Şefkatli yaratıcının kandilinin ışığıyla
    Nur kara dumanın ardında, aydınlık gecenin karanlığından sonra
    Sen insalığın şefkatli kadim toprağı
    Neler gördün, neler duydun sen !
    Gelip geçn kaç padişah, kaç kral, kaç imparator, kaç komutan, kaç paşa...
    Kaç yangın, kaç tufan, kaç yıldırım
    Kaç felakete şahitlik yaptın sen
    Gelip geçtiler tümü
    Bir sen kaldın!
    Gideceğim ben, gidecğiz biz.
    Kalacaksın sen Ey Adem ile Havva'nın uzak toprağı
    Matemin toprağı, timsali sabır ve metanetin
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi
    Ataların sözüyle mırıldanan söz
    Melek Tavus'un boynunda bir mercan gibi asılı
    Ağzından dökülmüş, Adem ile Havva'nın
    Enoş peygamberin kitabında yazılı,
    Nuh tufanında güvercinin gagasına tünemiş
    İnançlı İbrahim'in ruhunda yankı
    Kurban İshak'ın yüreğinde korku,
    Cudi'de gemii Urfa'da Halil-i Rahman
    Ninovada Yunus Nebi, Harran ovasında Eyüp
    Zagroslarda Zerdüşt, Latişte Müshefa Reş
    Dicle, Fırat
    Ben ataların sözü
    Ben sözü cennetin
    Cehennemin sözü
    Ben bütün kök, soy, damar ve yolarda
    Bütün kadim şehirlerin harabelerinde beyit
    Süt çocuklarının beşiklerinde ninni
    Mir çadırlarında nakış, mezar taşlarında satır
    Bütün rüyalarda ses, Bütün arzularda coşku,
    Sözüm ben 
    Söz, Dicle türküsünün sözü
    Diclenin sesi
    Onunla birlikte ondan çok uzak ben
    Rahmet ülkesinin eşiğinde
    Dicle türküsünün son sözü,
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi... "

    Mehmed Uzun
  • Kuzey Mezopotamya'da Sami ırkının en erken topluluğu Akadlar tarafından MÖ 2334 yıllarında kurulmuş bulunan imparatorluk düzeyindeki devletin ünlü krallarından Sargon (MÖ 2259 - 2279) ile torun Naramsin'in (MÖ 2250 - 2223) vermiş olduğu bilgilerden, Anadolu Hatti Ülkesi olarak tanımlanmış ve halkının da Hattilerden oluştuğu tarihi kayıtlara geçmiştir. Bu halkın nasıl bir dil kullandığından söz edilmemiştir. Ancak, Sargon'un icraatını anlatan "Savaş Kralı" adlı ünlü belgede, Anadolu'ya yaptığı seferde eski adları Kaneş (Kültepe) ile Puruşhanda (Acemhöyük) olan kentleri zapt ettiği anlatılmıştır.
  • Merhaba sevgili kitapseverler!

    İşlerimin yoğunluğundan kaynaklı çok seri bir şekilde kitap okuyamadığımı ama okumak istediğim türlerde de ne derece seçici olduğumu az çok hepiniz biliyorsunuz. Bende grubumuz ve internet üzerinden İskender Pala kitaplarının paylaşım ve alıntılarını görüyor, doğrusu merak etmiyor değildim. Özellikle son günlerde çok dikkatimi çeken “Abum Rabum” eserini 14 Şubat sevgililer gününde bir kitabevinde elime aldım ve eşimin de bu yazarın kalemini sevdiğini bildiğim için ona hediye etmek istedim. Aslına bakacak olursanız, ne kadar merak etsem de öncelik eşimde olduğu için kitaba çok ağırlık vermedim. Ta ki eşim okuyup bana, “Bu tam senlik, muhakkak okumalısın.” demesiyle daha da çok ilgi alanıma girdi. O sırada devam etmekte olduğum Vatikan adlı kitabı bitirdiğim akşam bu güzel eseri elime aldım ve arka kapağı okuduktan sonra bir iki satır okumak için kitabın ön kapağını açtım. Açmaz olaydım! O gecenin sabahını nasıl ettiğimi ben bile hatırlamıyorum ve en son yaptığım şey sabah 07:15’te 150. nci sayfa da kitabın kapağını kapatarak iş yerime geçmekti. Ve işte size beğeneceğiniz bir hikâye daha! Huzurlarınızda Abum Rabum…

    Ben, çok seri okuyamam, bir kitabı okumaya başladığımda bazen araya giren işlerden dolayı konuyu unuttuğum ve hızlı özet geçtiğim bile oluyor. Daha da uzarsa kitaptan uzaklaşıyorum ve araya bambaşka şeyler girebiliyor.

    Abum Rabum kitabına başlarken hiç tereddüt etmedim! Zira güzel ve kaliteli okuyan birisinden muhakkak okumam gerektiği bilgisini almış olmanın rahatlığı içerisindeydim. Şaşırtıcı bir dille ifade etmem gerekirse, kitapta geçen tarihi olaylar, yerler, konular, eserler ve karakterler sizi büyüleyici bir hikâyenin girdabına çekip bırakıyor. Yazarın kaleminin sizi adeta bir ders niteliğinde bilgilere donatması ve olayların akışını kaleme alması, kitabın nasıl bittiğini bile anlamamanıza sebep oluyor. Bu güzel eseri okuyup bitirdiğinizde, birçoğunuzun neden bu kadar çabuk bitti diye üzüleceğine de adım gibi eminim. Aslında anlatmak istediğim o kadar çok tarihi mekan, obje ve detay var ki ama bunları burada alenen yazıp, belkide okumak isteyen siz değerli okurlara açık vermek istemem. Heyecan dorukta kalsın yeter. :)

    "Kitap mı?"
    "Evet, biz gelelim kitaba değil mi!.. Yaratan ilahi kuvvet tarafından Hz. İbrahim'e ayetler vahiy edilmiş, indirilmişti. Sümerologlar ve tarihi araştırmacılar tarafından bunların Sümerler döneminde tabletlere yazılı olarak muhafaza edildiği düşünülmektedir. Bölgede yapılan tüm arkeolojik kazı çalışmalarında ve Sümerlere ait kazılarda çıkarılan pek çok tablette Hz. İbrahim’in dinine ait işaretleri görmek pek mümkündür. Vakti zamanında Akatların 'Abum Rabum' diye dillendirdikleri 'Yüce Baba'nın Hz. İbrahim'in kendisinden başkası olma ihtimali yoktur."..

    KİTABIN KONUSU
    Japonya’da bir üniversitede işlenen cinayet sonrasında medeniyetin beşiği olarak bilinen, Mezopotamya'nın tarihi topraklarında başlayan, Hz. İbrahim'in hikâyesini anlatmaktadır. Üç kutsal dinin (Hristiyanlık, Yahudilik, Müslümanlık) ortak noktada gördükleri bir Peygamber, üç ülkenin (CIA, MİT, MOSSAD) istihbarat örgütlerinin müdahil oldukları olaylar ve zamana karşı amansız bir koşuşturmaca. Halkının onuru, gururu için intikam ateşi ile yanıp tutuşan bir Japon Polis memuru. Herkes ama herkes Hz. ibrahim'in kutsal hazinesinin peşindedir, bu amaç uğurunda kullanılan dinler, kişiler ve yağmalanan tarihi eserler, dünyanın dört bir tarafına kaçırılan tarihi eserler ve el yazması kitaplar.

    Japonya'dan başlayan olaylar zinciri İstanbul'a, oradan Urfa'ya ve tarihte Nemrut'un izlediği yollar üzerinden Adıyaman'a kadar varan bir hikâye. Ve bu süreç içerisinde anladığımız en önemli şeyin; Orta Asya topraklarının gerek medeniyet, gerek zenginlik açısından ne kadar da kıymetli olduğudur.

    Bir okuyucu olarak ele aldığınız kitabı polisiye roman olarak okumaya başladıktan sonra, belki de bilmediğiniz birçok konuda bilgi sahibi oluyor ve gerçekten bölge üzerinde bir asırdır dönen dolaplar karşısında belki de şoke oluyorsunuz. Yazar bu kitabında halk tabirinde de dendiği gibi, öyle kulaktan dolma bilgiler ile değil, üç büyük kutsal kitaptan faydalanarak kaleme almış Hz. İbrahim'i.

    Hz. İbrahim'in miras bıraktığı hazinenin peşine düşen ve onu elde etmek isteyen güçleri okurken acaba "kim kazanacak?", kim bulacak ya da daha önce kutsal hazineye erişecek diye defalarca soruyorsunuz kendinize.

    Japonya’da bir asistan olarak görev yapan Keiko, mezuniyet gününün de yapacağı bir konuşma öncesinde kaldığı odasında, vücuduna defalarca saplanan bir hançer yüzünden ölü olarak bulunur. Kendisini bilime ve tarihe adamış olan Keiko'nun bilgisayarında bulunan dosyalar "Ertuğrul'un Babayanı" olarak kaydedilmiştir ve Keiko'nun cep telefonuna gelen bir kısa mesajla rota İstanbul'a çevrilir, olası cinayet zanlısı olan yakın arkadaşının da İstanbul'a gittiği bilgisine ulaşılmıştır.
    Bu trajik cinayet vakasından sonra Japon polisi İstanbul’un yolunu tutar. Bu zaman zarfında Zara, İstanbul Arkeoloji müzesinde bulunan Sümer tabletlerinin peşindedir. Bilimsel ve tarihi araştırmalar adı altında aylardır sürdürdüğü gizli görevindeki amacı Sümerlere ait tarihi dönemi araştırmak gibi görünse de, yaptığı son görevinde yaşanan aksiliklerden dolayı çok geçmeden yakalanır. Müzedeki tarihi araştırma/incelemesi esnasında tabletlere vermiş olduğu yüzeysel tahribat ile suçlanmaktadır. Zelot Zara'nın Sümerolog Selim hocamız ile karşılaşması ve Mit ile Türk polisinin gelişen olaylara dahil olması, bir de aralarına yeni katılan şu Japon polis. Hangisi CIA için çalışıyor? MOSSAD'ın tüm bu olaylar ile ilgili rolü nedir? ZELOT'ların acımasız bir şekilde korudukları sırlarının kurbanı kim? Bu kutsal hazine bulunana dek daha kaç masumun ya da ajanın hayatı son bulacak? Tüm cevap isteyen bu soruların yanıtı kitap da saklı.

    Kitabın en etkileyici karakteri Selim hoca ve Zara’dır. Sümerolog Selim hocamızın Zara'ya güvenmek istemesi ve Zara'nın Selim hocaya güven vermek adına olan mücadelesi gözlemleyeceğiz. Diğer tüm karakterlerin ise üzerlerine atfedilmiş olan görevi layıkıyla yerine getirdiğidir. İskender Pala’nın burada rol dağılımını çok iyi tayin ettiğini ifade edebilirim.

    "Nemrut gördü ki mabut tuttukları putlar parça parça olmuş, yere düşmüşler. 'Bunu kim etti' diye sordu. Dediler: 'Tareh'in oğlu İbrahim, daima putlarımızı kötülerdi, o etmiştir.' Onlara şu emri verdi: 'Tez onu muhakkak yakalayıp bana getirin; ben onu elbette öldüreceğim.' İbrahim'i bulup getirdikleri zaman Nemrut şöyle dedi: 'Ya İbrahim, bizim putlarımıza sen mi bu hakareti ettin?' İbrahim şu cevabı verdi: 'Gece gündüz mabut diye taptığınız büyük puttan sual et; o size söylesin, eğer söyleyebilirse!' Nemrut şöyle dedi; Ya İbrahim, bilmez misin putlar nutuk edip söyleyemezler.' İbrahim şöyle dedi: 'Ey Nemrut; madem putlar cevap veremezler; sonra ey zalimler, bunları elinizle yapıp yine onlara tapar, yardım istersiniz, ne kadar ahmak bir kavim olmuşsunuz!'....

    ARKA KAPAKTAN
    Karısı Saray, Avram’a çocuk verememişti. Saray’ın Hacer adında Mısırlı bir cariyesi vardı. Saray Avram’a, (…) “Lütfen cariyemle yat, belki bu yolla bir çocuk sahibi olabilirim” dedi. Avram Saray’ın sözünü dinledi. (…) Rabb’ın meleği (hamile kalan Hacer’e) (…) “Bir oğlun olacak, adını İsmail koyacaksın. (…) Herkes ona karşı çıkacak, kardeşleri onunla hep çekişme içinde yaşayacak” dedi (Tevrat, Tekvin, Bâb 16).

    İbrahim’in biri köle, biri de özgür kadından iki oğlu vardır. (…) Bu kadınlar iki antlaşmayı simgelemektedir. Biri Sina Dağı’ndandır, köle olacak çocuklar doğurur; bu Hacer’dir. Oysa göksel Yeruşelim özgürdür, annemiz odur.(…) İşte böyle kardeşler, bizler cariyenin değil, özgür kadının (Sara’nın) çocuklarıyız (İncil, Galatyalılar 4/21-31).

    Dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapan Ortadoğu… İnsanlığın beşiği ve Hz. İbrahim’in ayak izlerini taşıyan yurtlar… Ve Müslümanlar üzerinden süregiden savaşlar… Bir bakıma Hz. İbrahim’in mirası peşindeki evlatlarının amansız mücadelesi… Ortadoğu’da yalnızca fikirler, inanışlar, canlar değil, tarih de bir katliamın pençesinde. Artık hakikati görenler, Irak ve Suriye’de birinin kanı toprağa akarken uzaklarda kanı bitlenen birilerini, burada bir kurşun namludan fırladığında meçhul ülkelerde kabaran cüzdanları, burada annelerin ağıtları gözyaşlarına karışırken bir yerlere gizlice kaçırılan tarihi mirası fark edebiliyorlar. Oynanan oyuna insanlığın geçmişiyle hesaplaşması deniyor ama hakikatte geleceğini belirleme potansiyeline sahip.

    Elinizdeki kitabı yalnızca Roma, Kudüs ve İstanbul ekseninde bir casusluk romanı olarak değil, aynı zamanda. Mezopotamya’nın sosyal, siyasi ve sanatsal tarihi gibi de okuyacaksınız. İskender Pala’nın her zamanki yetkin kaleminden nefes nefese bir polisiye...

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesinde görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Mezopotamya'dan Adriyatik'e kadar uzanan ve İstanbul ile, doğal merkezine sahip bulunan bir devlet vardı : Bizans imparatorluğunun yıkıntılarından yükselen, eski Bizans ülkelerini bir defa daha yüzyıllar boyunca bir devlet kuruluşu halinde birleştirmesini bilen Türk devleti.
  • “Uzun zaman önce,” diye yazmıştı şair Ovidius, İsa’dan biraz önce,
    Dünya... daha iyi şeyler sunardı - ekmeden ürün verirdi,
    Dalda meyve, meşe oyuğunda bal olurdu.
    Hiç kimse tarlaları sabanla deşmezdi
    Toprağı sınırlara bölmezdi hiç kimse
    Ve suları kürekle yarmazdı -
    Kıyı dünyanın sonuydu.
    Ah doğuştan zeki insan, buluşlarının kurbanı
    Öyle korkunç ki yaratıcılığın,
    Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar
    Ve niye savaşmak için silahlar?

    Yaşı biraz büyük olanlar bilir ( liseliler üzgünüm ), 2012 görünürde olmasa da arka planda bütün dünya insanlarında düşünce anlamında kırılmanın olduğu enteresan bir yıl oldu. Haliyle yazım dünyası da bu kırılmadan nasibini aldı. 2012 öncesine baktığımızda The Secret - Sır tadında yeryüzünün en minnoşu sensin, işte karmanın işi gücü yok senin köpeğin olsun emret yapsın, sen şöyle mükemmelsin de böyle içindeki gücü keşfetmelisin diye diye milleti yürüyen kibir abidelerine çeviren kitaplarla dolmuştu ortalık. Hatta bu söylemler o kadar ele ayağa düştü ki, migrosa un almaya gittiğinizde hemen yan tarafında bu kitaplarla karşılaşabilirdiniz. Düşünsenize altın gününe kek yapmak için un almaya gittiğiniz marketten size hayatın sırrını vaad eden bir kitapla dönüyorsunuz. Düşünemediyseniz o korkunç döneme denk gelmeyen şanslı insanlardansınız demektir. Kendinizi alnınızdan öpebilirsiniz.

    2012 sonrasında ise Yuval Noah Harari 'nin Sapiens'i gibi '' Hayır arkadaşım sen öyle sana söylendiği gibi mükemmel, dünyanın merkezinde olan bir varlık değilsin. Gel beraber ta en başından bugüne kadar senin tarihinde bir yolculuk yapalım. Dünyayı nasıl mahvettiğini , kendi türün dahil ne kadar büyük katliamlar yaptığını, doğanın sana olan bütün cömertliğine karşılık ona nasıl ihanet ettiğini kendin gör. '' diyerek gerçekleri tokat gibi yüzümüze vuran kitaplar Secret'ların yerini almaya başladı. İlerlemenin Kısa Tarihi ise yayımlandığı tarih ve içeriği itibariyle kendi kulvarında fark atan harika bir kitap. Yirmiden fazla dile çevrilen 182 sayfalık bu konsantre kitapta Ronald Wright; insanlığın hikayesini Neandertal - Cro magnon katliamlarından itibaren anlatmaya başlayıp, sonrasında Sümerler, Mayalar, Mezopotamya, Roma, Mısır, Çin gibi kadim uygarlıkların da hikayesi ile harmanlayıp medeniyetin geldiği ve gitmekte olduğu yön üzerine zengin bir kritik sağlıyor okuyucusuna. İlerlemenin insan ırkı üzerindeki neredeyse algoritmik bir işleyişle tekrarlayan olumsuz yönlerini ve sonunda kendi kendisini tüketen ve fasit bir daire halini alan tarihini çarpıcı bir dille aktarıyor meraklılarına. Kısa ama ihtişamlı bu yolculukta, medeniyet dediğimiz kavramın aslında ne kadar kırılgan olduğuna antropolojik ve arkeolojik bulgular rehberliğinde şahitlik edeceğiz. Ve Ronald Wright 'ın özellikle Paskalya Adası, Sümerler, Mayalar ve Roma tarihi üzerinden yaptığı analizler ve düşünce örgüleri sayesinde medeniyetlerin şahlanışı ve çöküşü üzerinden kendi global medeniyetimiz nereye gidiyor sorusuna cevaplar bulacağız.

    Kitabın ilk bölümü olan Gauguin’in Soruları kısmında, çocuğunun ölümü sonrasında Gauguin’in çizdiği duvar resmine yazdığı; '' D’Où Venons Nous? Que Sommes Nous? Où Allons Nous? Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz? '' sorularıyla insanoğlunun sefine-i zaman içerisindeki yolculuğunun nerede başladığı, ne olduğu ve geminin yönünün nereye doğru gittiği üzerine çıkarımlarda bulunulmaya çalışılıyor. Bu kısımda; Sümerler, Mayalar, Mezopotamya, Roma gibi her biri neredeyse 1000 yıl ayakta kalmış ve en sonunda doğayı tüketerek yıkılmış bu antik medeniyetlerin; ilerleme retoriğinin aklın ötesine geçirip, felakete sürükleyen içsel mantığına, baştan çıkarıcı tuzaklarına, vaad ettiği ütopyalara karşın sunduğu yıkımlara dair verdiği örnekler muazzam.

    İlerlemeye, teknolojiye, daha fazla güce, daha fazla zenginliğe olan doyumsuz istek bizleri bağımlı yapar. '' Maddi ilerleme ancak daha fazla ilerlemeyle çözülen -ya da çözülebilir gibi görünen- sorunlar yaratır. Tekrar etmekte yarar var: Burada sorun işin ölçüsündedir. Güçlü bir patlama yararlı olabilir, ancak daha güçlüsü dünyanın sonunu getirir. '' Biz şuan medeniyet olarak '' daha güçlü patlamanın '' dünyamızı yok edeceği şafağın arifesindeyiz. 1970 öncesinde dünya kaynaklarını yıllık ortalama yüzde kırk gibi bir oranla tüketirken, bugün bu oran yüzde yüzyirmibeşi bulmuş durumda. Yani aslında bugün yamyamca tükettiğimiz her şey yarından, çocuklarımızdan, torunlarımızdan gasp ederek tükettiğimiz dünyanın cesedinden parçalar. Bu tüketim çılgınlığını şuan dünyayı dev bir kanser hücresi gibi hunharca tüketen ülke USA üzerinden örneklemek istiyorum. Bir yerde şöyle bir istatistik okumuştum; USA nüfus olarak dünyanın yüzde beşini oluşturmasına rağmen, tek başına dünyadaki kaynakların yüzde otuzunu tüketiyor. Dünyanın geri kalan ülkeleri USA gibi dünyadaki kaynakları gasp edecek olsa kaynakların bize yetmesi için en az beş dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı.

    Kılıç dişli kedinin avı tükendiğinde kedi de tükenmiş olacak ama bu gerçeğe kör hale gelmiş durumdayız. Cambridge Üniversitesi üyesi Martin Rees'in, 2003 tarihli Son Yüzyılımız (Our Final Century) adlı kitabında vardığı sonuçta belirttiği gibi avımızı yani kendimizi tüketmek üzere olduğumuzun farkına varmamız için elimizde çok çok kısıtlı bir zaman var sadece. (“Tüm uluslar mevcut teknoloji temelinde düşük riskli ve sürdürülebilir politikalar üretmedikleri sürece... mevcut uygarlığımızın içinde bulunduğumuz yüzyılın sonuna kadar... ayakta kalması ihtimali yüzde elliden daha azdır.” ) Üstelik bizim yıkılışımız ne Sümer'in, ne Paskalya'nın, ne Maya'nın, ne de Roma'nın yıkılışı gibi en fazla yarım milyonun etkilendiği bir çöküş olmayacak, çok daha küresel bir felaketten milyarca insan etkilenecek. ‘’ Bu anlamda böyle bir uygarlık doruk noktasına vardığında, ekolojiden talebi azami seviyeye çıktığında en istikrarsız halini alır. Yeni bir zenginlik ya da enerji kaynağı belirmedikçe, üretimi artırmanın ya da doğal dengesizliklere karşı koymanın yolu kalmaz. İleri gitmenin tek yolu doğadan ve insanlıktan yeni borçlar almaktır. ‘’


    İlerlemenin hızı korkunçtur. Eski devirlerde yaşayan insanların çoğu kültürel değişimin farkına varamıyordu. Çünkü dört beş nesil boyunca bile ilerlemenin hızı yeni emekleyen bir bebek hızındaydı. İlk yontulan çakmak taşı ve ilk eritilen demir arasında yaklaşık 3 milyon yıl varken, ilk eritilen demirle hidrojen bombası arasında geçen süre yalnızca 3000 yıldır. İlerlemedeki bu aritmetik artış yüzünden babanızla dedeniz arasındaki ilerleme farkı beş birim birimken, sizin ve çocuğunuzun arasındaki fark 25 birim olacaktır. İlerlemedeki bu devasa fark, yıkım ve çöküşte de aynı oranda fark oluşturur. ‘’ Uygarlıklar genelde ansızın çöker -İskambilden Kule etkisi-, çünkü ekolojiden talepleri en üst seviyeye çıktığında, doğadaki dalgalanmalara karşı savunmasız hale gelirler, iklim değişikliğinin yarattığı en acil tehlike, hava durumundaki ani değişimlerin ekinleri heba etmesi ve dünyanın yiyecek rezervlerinin ciddi biçimde zarar görmesidir. ‘’ Bugün tedbir aldığımızda belki on senede çözebileceğimiz sorunlar çocuklarımızın çözmesi için ertelenecek olursa çözülmesi ve geri dönüşü imkansız felaketlere döneceklerdir. İlerlemedeki aritmetik artış çözümsüzlükte de aynı oranda işler çünkü. Zaman insanı yutmak için ağzını sonuna kadar açmış bir gayya kuyusu. Bugün kuyunun ağzına yakınken çıkmak için çabalamazsak, yarın o kuyunun dibinden çıkmak belki de imkansız olacak.



    Başka bir yerde okuduğum bir istatistikle de bu üretim ve tüketim çılgınlığında yitirdiğimiz hayvan türlerini, bitki çeşitliliğini, tarımsal ürün çeşitliliğini ilerlemeye nasıl kurban ettiğimizi ve bu dünya pazarı denen bu yağmacı canavarın dişleri arasında nasıl öğüttüğümüzü anlatmak istiyorum. 1970 öncesinde var olan hayvan ve bitki türlerinin bugün yalnızca yüzde kırkı yaşıyor. Tarımda nitelik niceliğe kurban edildi. Daha çok üretimle daha fazla insanın karnı doydu ama bu insanların daha iyi yaşadığı veya nitelikli ve besleyici besinlerle beslediği anlamına gelmiyor.
    ‘’ İnsanoğlu geniş bir yabanıl gıda deposunu, bir avuç nişastalı besin uğruna -buğday, arpa, pirinç, patates, mısır- heba etmiştir. Biz bitkileri ehlileştirdikçe onlar da bizi ehlileştirmiştir. ‘’
    Bugün gıda krizine getirebildiğimiz bütün çözümler toprağa ve bitki çeşitliliğine büyük zararlar vermek pahasına da olsa melez tohumlama, gdo ve tarımsal ilaçlamadan ibaret. Bunun da teknik olarak kiri halı altına süpürmekten hiçbir farkı yok maalesef.



    Bizi bekleyen malum sonu tahmin etmek için Nostradamus olmaya gerek yok . Bunlar geleceğe yönelik kehanetler de değil zaten. Verilerin bize sunduğu önlemez gelecek tahminleri. Dünyadaki en büyük sorun terörmüş gibi kafamızı Yankilerin bize ürettiği yapay gündem kumullarına gömmüş durumdayız. Halbuki dünya üzerinde şuan şu satırları okuduğunuz dakikalarda yaşanan felaketlerin bize bas bas bağırarak anlatmaya çalıştığı üzere dünyanın yani insanlığın en büyük sorunu tüketim çılgınlığı ve adaletsiz dağılan gelirdir. Açlık, kıta ölçeğinde yaşanan bulaşıcı hastalıklar, iklim değişikliği, adaletsiz gelir dağılımı ile kıyaslandığında terörizm, dünyanın en küçük sorunlarından biridir. USA 'in 11 eylül sonrası dünyayı altüst ettiği saldırıda ölenlerin sayısı 3000 iken, dünyada kirli sular yüzünden her gün yirmi beş bin insan hayatını kaybediyor, her yıl yirmi milyon çocuk yetersiz beslenme yüzünden zeka özürlü doğuyor. Açlık ve eşitsizlik her saniye bizden binlerce can almaya devam ediyor. Bu korkunç distopyayı yıkmanın, bu sorunları aşmanın tek yolu kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp zor da olsa adaleti talep etmek. Birleşmiş Milletlerin 1998’de yaptığı bir çalışmaya göre dikkatli harcandığı takdirde 40 milyar dolar, dünyanın en yoksullarının temel ihtiyaçlarını, temiz su ve sağlık gereksinimlerini karşılamak için yeterli bir miktar. Bugün militarist dürtüler ve korku imparatorluğunun yarattığı yapay düşmanları, yel değirmenlerini alt etmek için ürettiğimiz, belki de hiç kullanmayacağımız bir silah projesi için harcanan miktardan kat kat az bir kaynakla dünyayı yeryüzü cennetine çevirebiliriz.


    Kur'an'da Mü'min suresinde şöyle bir ayet geçer; “Firavun: Haman! Benim için bir kule inşa et, dedi, Umarım ki böylece yükselebilir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın Tanrısına ulaşırım. Gerçi ben onun yalancı olduğunu zannediyorum ya, (neyse!) İşte böylece, Firavun’un kötü gidişatı kendisine cazip göründü ve yoldan çıkarıldı. Sonuç itibariyle Firavunun hilesi ve düzeni de tamamen boşa çıktı.” şeklinde bir ayet geçer. İnsanın kibrine yenik düştüğü bu fasit daire hemen hemen bütün dinlerin ve öğretilerin insanı uyardığı bir tuzak. Kadim uygarlıklardan günümüze varıncaya kadar içimizden bir türlü söküp atamadığımız ellerimizle yaptıklarımıza tapma ve en sonunda ellerimizle ürettiklerimizin bizi tüketmesi durumu kitapta Paskalya Adası örneği üzerinden anlatılmış. Heykel, Kule, Saray, Plaza, Gökdelenler yapıp acizliğimizi ve fakirliğimizi bu kumdan kalelerdeki ihtişamla örtbas etme kültü, ideolojik bir hastalık, kendini yok eden bir delilik sanrısı. Kendimize hangi devirde hangi ismi verirsek verelim; Yahudi, Hristiyan, Deist, Müslüman, Budist, Ateist… İnsanlığın genelinin inandığı tek bir din var: Tüketim dini. Seks, yiyecek, zenginlik, iktidar, ayrıcalık gibi bizi cezp eden ibadetlerle dolu bu din, kapitalist ilerlemenin ana dayanağıdır. Ve bu yanıltıcı seraptan uyanmazsak eninde sonunda ellerimizle ürettiklerimiz bizim sonumuzu getirecek.
    “ Yıkım, tekrar geldiğinde, bu defa küresel olacak... Dünya uygarlığı bir bütün halinde yıkılacaktır.”


    Medeniyet, insanlığın son döneminde hızı katlanarak artan bir deneyim. Bu deneyimin özrü ise ilerlemeye mecbur olduğu gibi yol boyunca ilerleme tuzakları ile dolu olması. ‘’ Nehir kıyısında verimli bir arazi üstüne küçük bir köy kurmak iyi bir fikirdir. Ancak köy kente dönüştüğünde ve verimli toprağın sınırlarını aştığında kötü bir fikir haline gelir. Başlangıçta önlemek mümkünken, sonradan tedavi olanaksızlaşır. ‘’ Ama bütün bu korkunç deneyimlere rağmen uygarlık ve refah denenmeye değer bir deneyimdir. Yapmamız gereken bu deneyimin tehlikelerini sümen altı etmek yerine bunların farkına varıp gerekli tedbirleri almak.


    Paskalya adası deneyimini küresel ölçekte yaşamak zorunda değiliz. Çünkü bu sefer yıkım dünyamızı hedefliyor ve en azından şimdilik medeniyetimizi taşıyıp yeni bir hayat kurabileceğimiz bir başka dünyamız yok.
    ‘’ Uygarlık doğal sermaye kullanarak değil, ancak doğanın menfaatini gözeterek ayakta kalabilir. ‘’
    Ve bu reformlar kendimizden fedakarlık yaparak gerçekleştireceğimiz katlanmalara dayanmıyor. Doğayı, dünyamızı onun hayrı için değil kendimizin ve türümüzün uzun vadeli çıkarları için korumak zorundayız. Bu neslimize borçlu olduğumuz ahlaki bir sorumluluk. Ancak hepimizin şahit olduğu üzere kısa süreli, günü kurtaran çıkarlarımıza ve menfaatlerimize ters düştüğünden tüm bu gerçeklere kulağımızı tıkamakla yetiniyoruz. Şuan çoğumuz farkında olmasak da bu tüketim kültürünün ortaya çıkardığı sistem bir intihar makinesinden farksız.
    ‘’ Seyahatinin sonunda Wells’in Zaman Yolcusu uygarlığı, “sonunda kendi yaratıcılarını...kaçınılmaz olarak yok edecek budalaca bir yığma” olarak tanımlar. ‘’


    Bu uyanışın ve gidişatımızın vehametinin farkına varmak adına İlerlemenin Kısa Tarihi’ni dünyada yaşayıp da tüketici olan her bireye okutmak lazım. Uzun zaman için inceleme yapmaya dair bir planım yoktu. Ama kitabı o kadar etkileyici buldum ki sadece okudum diye işaretleyip geçmek istemedim. Lütfen ama lütfen bu kitabı sesli bir şekilde sokaklarda okuyun. Sohbetlerde konu olarak işleyin. Ve dünyamızı kurtarmak adına size düşeni yapın.


    NOT: Kitabın rehberliğinde yapılmış muhteşem bir belgeselden bahsetmek istiyorum size. Martin Scorsese'nin yapımcılığını üstlendiği, Stephen W. Hawking (toprağı bol olsun ) gibi bilim adamlarını ve Margaret Atwood gibi yazarları bir araya getiren, kitabın yazarı Ronald Wright ’ın da bulunduğu "Surviving Progress" isimli belgeseli de kitap sonrası izlemenizi tavsiye ederim.
    https://www.youtube.com/watch?v=fGyU6MEstjU

    Belgeselception notu:
    1- Yıkımı ve bu yıkımdan nasıl geri dönerizi görmek isteyenler için ‘’ Home ‘’ belgeselini de izlemenizi tavsiye ederim. Ekran başında geçireceğiniz en dolu dolu 1.5 saatiniz olacağını söyleyebilirim.
    https://www.youtube.com/watch?v=rurtJhnEkTE

    2- Why Poverty = Neden Yoksulluk Belgeseli - Fakirlerin Hikayesi
    https://www.youtube.com/watch?v=RTTf-spHvyY

    aLi | Cahil Bilge Notu:
    Story Of Stuff: https://www.youtube.com/watch?v=kz0h6VA4I-o
    'Yaşasın Alışveriş': https://www.youtube.com/watch?v=9sIw4TYNE88

    " SON IRMAK KURUDUĞUNDA, SON AĞAÇ KESİLDİĞİNDE, SON BALIK TUTULDUĞUNDA, BEYAZ ADAM PARANIN YENMEYECEK BİR ŞEY OLDUĞUNU ANLAYACAK! ''
  • Bu listeyi daha kolay ulaşabileyim diye buraya yazıyorum. Bu liste Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin SDT dersinde verilmiş okuma önerileridir. Sizlerin de ilgisini çekebilir. Herkese keyifli okumalar. [Toplumbilim Öneri listesi için bakınız; #29219488]

    1)Alâeddin Şenel: İlkel Topluluktan Uygar Topluma
    2)Alâeddin Şenel: Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi (başvuru kitabı)
    3)Alâeddin Şenel: Siyasal Düşünceler Tarihi
    4)Arthur Koestler: Spartaküs-Özgürlük Tarihinin İlk Bireyi (Antik Yunan)
    5)Azra Erhat: Mitoloji Sözlüğü (başvuru kitabı)
    6)Bartolomeo de las Casas: Kızılderililer: 16. Yüzyılda Yaşamış Bir Rahibin Anıları
    7)C. W. Cream: Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler (edebiyat-arkeoloji)
    8)Carlo Ginzburg: Peynir ve Kurtlar: Bir 16. Yüzyıl Değirmencisinin Evreni
    9)Cemal Bali Akal: Modern Düşüncenin Doğuşu: İspanyol Altın Çağı
    10)Charles Dickens: İki Şehrin Hikayesi (edebiyat)
    11)Charles Dickens: Zor Zamanlar(edebiyat)
    12)Charles Fourier: Geleceğin Aşk Dünyasından(edebiyat)
    13)Chris Harman: Halkların Dünya Tarihi(başvuru kitabı)
    14)Colette Estin ve Helene Laporte: Yunan ve Roma Mitolojisi*
    15)Dee Brown: Kalbimi Vatanıma Gömün (Amerika Yerlileri: anı-tarih)
    16)E. P. Thompson: İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu *
    17)Eduardo Galeano: Latin Amerika'nın Kesik Damarları (tarih-inceleme) **
    18)Elizabeth Gaskell: Kuzey ve Güney (Sanayi Devrimi, edebiyat)
    19)Ellen Meiksins Wood: Eskiçağlardan Ortaçağlara Batı Siyasi Düşüncesinin Toplumsal Tarihi**
    20)Ellen Meiksins Wood: Özgürlük ve Mülkiyet: Rönesans'tan Aydınlanma'ya Batı Siyasi Düşüncesinin Toplumsal Tarihi**
    21)Ellen Meiksins Wood: Kapitalizmin Arkaik Kültürü**
    22)Emile Zola: Germinal(edebiyat)
    23)Emma Marriot: Bir Nefeste Dünya Tarihi*
    24)François Rabelais: Gargantua (ütopya-edebiyat)
    25)François Rabelais: Pantagruel (Gargantua'nın devamı)
    26)Friedrich Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
    27)Friedrich Engels: İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu**
    28)Georg Fülberth: Kapitalizmin Kısa Tarihi
    29)George Orwell: 1984 (edebiyat)
    30)George Orwell: Hayvan Çiftliği (edebiyat)
    31)Gerard Dumenil, M. Lövy & E. Renault: Marksizmin 100 Kavramı
    32)Gordon Childe: Kendini Yaratan İnsan (antropoloji)
    33)Hans Kirk: Köle (edebiyat)
    34)Henry Pirenne: Ortaçağ Avrupa'sının Ekonomik ve Sosyal Tarihi
    35)Henry Pirenne: Ortaçağ Kentleri - Kökenleri ve Ticaretin Canlanması
    36)Herodotos: Tarih (Antik Yunan)
    37)Hesiodos: İşler ve Günler (Antik Yunan)
    38)Homeros: İlyada (çev. Azra Erhat)(mitoloji)
    39)Homeros: Odysseia (mitoloji)
    40)İbn-i Haldun: Mukaddime**
    41)Jack London: Alın Teri (edebiyat)
    42)James Davis: İnsanın Hikayesi- Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz (tarih-inceleme)*
    43)Jared Diamond: Tüfek, Mikrop ve Çelik (tarih-araştırma)
    44)John Steinbeck: Bitmeyen Kavga(edebiyat)
    45)John Steinbeck: Fareler ve İnsanlar (edebiyat)
    46)John Steinbeck: Gazap Üzümleri (edebiyat)
    47)Karl Marx: Kapital
    48)Kemal Tahir: Devlet Ana (edebiyat)
    49)Ksenophon: Anabasis Onbinlerin Dönüşü (Antik Yunan)
    50)Leo Huberman: Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla Tarih (tarih)
    51)Louis Althusser: Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş
    52) National Geographic: UYGARLIK DİZİ (Aztek, Maya, İnka, Çin, Hint, Mezopotamya, Roma, Mısır Uygarlığı)
    53)Nigel Warburton: Felsefenin Kısa Tarihi*
    54)M. İlin ve E. Segal: İnsan Nasıl İnsan Oldu (antropoloji)
    55)Marc Bloch: Feodal Toplum**
    56)Michel Beaud: Kapitalizmin Tarihi 1500-2010
    57)Miguel de Cervantes: Don Quijote (edebiyat)
    58)Muzaffer Oruçoğlu: Grizu (edebiyat)
    59) Oğuz Tekin: Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş
    60) Robert Hammond: Farabi Felsefesi ve Ortaçağ Düşüncesine Etkisi
    61)Ronald Wright: İlerlemenin Kısa Tarihi (antropoloji)*
    62)Samuel Noah Kramer: Tarih Sümer'de Başlar (antropoloji-arkeoloji)
    63)Server Tanilli: Uygarlık Tarihi*
    64)Spencer Welles: İnsanlığın Yolculuğu (antropoloji)
    65)Stephen Hawking: Zamanın Kısa Tarihi
    66)Steven Pressfield: Ateş Geçitleri - Üç Yüz Spartalı'nın Öyküsü (Antik Yunan)
    67)Thomas More: Ütopya/ Utopia
    68)Tommaso Campenalla: Güneş Ülkesi (ütopya-edebiyat)
    69)Upton Sinclaire: Chicago Mezbahaları (edebiyat)
    70)Ursula K. Le Guin: Mülksüzler (ütopya-edebiyat)
    71)Victor Hugo: Sefiller (edebiyat)
    72)William McNeill: Dünya Tarihi (başvuru kitabı)
    73)William Morris: Hiçbir Yerden Anılar (ütopya-edebiyat)
    74)Yaşar Kemal: İnce Memed (edebiyat)
    75)Yuval Noah Harari: Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi (antropoloji)
    76)Yves Lacoste: İbni Haldun: Tarih Biliminin Doğuşu

    NOT: İlk okumalar/ temel bilgiler için (*), ileri düzey okumalar için (**) işareti tercih edilmiştir.
  • Hint-Avrupalılar
    Dil Daha temel bir sorun Hititler ile Anadolu’daki çeşitli diller arasındaki bağlantıdır, çünkü Hattuşa'dakı' tabletler, hepsinde Mezopotamya çiviyazısı benimsense de, yedi dilde yazılmışlardı. Ayrıca metinler Hititçe olmamakla beraber (Mısır'daki hiyemgliilerle ilişkili olmayan) oyma hiyeroglif yazısının farklı bir biçimi kullanılmıştı. "Hititçe" metinler ve bölgedeki diğer dillerden ikisi (Luvice ve Palaca) dünya nüfusunun neredeyse yarısının konuştuğu Hint-Avrupa diye bilinen bir dil grubunun ilk kez ortaya çıkan bir bölümünü oluşturur. Hint-Avrupalıların ve dillerinin kökeni neredeyse 200 yıldır büyük bir tartışma konusu olmuştur. Bu dönemde çok farklı sorunların bir araya gelmesinden kaynaklanan muazzam bir kargaşa söz konusuydu; bu sorunların başlıcaları dillerin birbirlerinden ayrılması ve evrim geçirmesi, kültürde, sanat üslubu ile çanak çömlekte meydana gelen değişimler ve kavimlerin ilerlemesiydi. Ancak yine de bunlar birbirinden ayrı görünümlerdir ve elde edilen ipuçlarının diğerleri hakkında bir fikre varmak için kullanılması gerekmeyebilir.

    Avrupalı bilim adamları 18. yüzyılın sonlarında Hint tarihi ve kültürünün karmaşıklıklarını ilk kez fark ettiklerinde, kendi ”klasik" kültürlerinin ölü dilleri ile -(Eski) Yunanca ve Latince Hindistan'ın benzer ölü dili -Sanskritçe arasındaki benzerlikler ve Sanskritçenin İran'ın eski dillerine çok yakın oluşu da çarpıcı bir şekilde hemen fark edilmişti. Tüm bu dillerin, çok benzer cümle yapılan ve diğer yapısal özellikleriyle büyük bir diller ailesinin -Hint-Avrupa dil ailesinin parçası olarak birbirleriyle ilişkili olduğu ortadaydı. Ancak yine de önemli farklılıkların ortaya çıkmasına imkân verecek bir süre birbirlerinden izole kalmış olmalılar. Hint-Avrupa dilleri arasındaki bazı benzerlikler çarpıcıdır. Sanskritçede savaş arabasının adı ratha, Latincede tekerleğin adı rota’dır. Belli başlı Hindu tanrıları açıkça Hititlerinkilerle özdeştir; Hititçe karşılıkları parantez içinde olmak üzere adları şöyledir: İndra (İndara), Varuna (Uruvna), Mitra (Mitira), Naksatras (Nasatiya). Hint-Avrupa dilleri arasındaki belli ilişkiler çok belirgindir. Avrupa'da Germen, Baltık ve Slav dilleri birbirleriyle İtalik-Keltik grubuyla olduğundan daha yakın bir ilişki içindedir. Roman dillerinin -Fransızca, İspanyolca, Portekizce,italyanca ve Romence Latinceden veya Hintçe, Urduca, Bengali, Pencap, Marathi ve Sindhi dillerinin Sanskritçeden türediklerine hiçbir itiraz yoktur, Eski diller uzmanları, artık bilinmekte olan çok büyük sayıdaki HintAvrupa dilleri arasında bağlantı kumaya çalışmışlardır. Bu diller arasında önemli yapı ve gramer benzerlikleri vardır, bu da başka dil yapılarıyla herhangi bir önemli birleşme ihtimalini dışarıda bırakır. Yine de zaman içinde meydana gelen gelişmeler, özellikle de “ödünç kelimeler"in benimsenmesi ve dillerin birbiriyle karışması (İngilizcede olduğu gibi) bu diller için basit bir ”evrim ağacı” oluşturmayı mümkün kılmıyor. Büyük çaplı ayrımlar belli olsa da, neredeyse bu alanda çalışan bilimadamları sayısı kadar farklı yaklaşım vardır. Bazı dil uzmanları tüm dillerdeki bazı ortak özellikleri bir araya getirip, bundan tüm diğerlerinin türediği düşünülen ilk bağımsız dili (ProtoHint-Avrupa veya PHA)’ yeniden oluşturmaya çalışmışlardır. Bu son derece hatalı bir uygulamadır. Varolan Roman dillerinden ”Latince"yi yeniden oluşturmak için kullanıldığında ve sonuçların yanlış olduğu görülebildiğinde, güvenilirliği hakkındaki şüpheler doğrulanmıştır. Dillerin evrimi karmaşık bir konudur ve bazı genel özellikler bir yana bırakılırsa, Hint-Avrupa ailesi içindeki tam bağlantıyı ve evrim modelini belirlemek zordur.