Elif Kimya, Dengbejlerim'i inceledi.
23 Nis 15:34 · Kitabı okudu · 13 günde

Dili yasaklamak insanlık suçudur. İnsanı anadilinden koparmak vahşettir. Bir insanı kendi dilinden koparmak, insanın ruhunu, kişiliğini zedeliyor, gelişimini engelliyor. Bence bu Kürtçe yasağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük yanlışlarından biriydi. " Mehmed Uzun


Dünyanın kaç yerinde insanların anadili yasaklanmış, sırf dillerinden dolayı dışlanmış, dayak yemiş, topraklarından, vatanlarından sürgün edilmişlerdir? 1953 yılında Siverek ' te doğan Uzun, bu ülkede bunları yaşayan sayısız insandan biri. Uzun, hayatı boyunca anadili yüzünden zorluklar yaşadı. Okul hayatı ve gençliği bu zorluklarla geçen yazar, okula başladığı ilk günü şöyle anlatıyor: "Okula attığım ilk adım, cennetimden uzaklaşıp cehenneme attığım ilk adım oldu. O ilk gün, sonraki hayatımın nasıl olacağını belirleyen gün oldu. O gün bir tokat yedim ve o tokatın ne anlama geldiğini bir daha asla unutmadım." 5-6 yaşında uykusunu, oyunlarını, oyuncaklarını, annesini bırakıp okula gitmek her çocuk için zordur. Fakat bunlar yetmezmiş gibi; bilmediği bir dili konuşmasının dayatılması, kendini ifade edebildiği dilinin yasaklanmış olması daha da zordur. Mehmed Uzun ' un okulla birlikte bildiği her şey yok edilmiş, yasaklanmıştı. Kürtçe diye bir dil yok diyorlardı. Bunu kabul etmesi mümkün değildi ve bu yüzden mücadeleler verdi. Tabii cezaevine gönderilmesi uzun sürmedi, ama bu onu yıldırmadı, barışı ve anadilini daha büyük azim ve inançla savunmaya devam etti.


Uğruna gençliğini hapislerde geçirdiği dili yok sayılıyordu. " Hapishanelerde, mahkemelerde Kürtçeye çok hakaret ediliyordu. Askeri savcılar 'Kürtçe diye bir dil yok' dedikçe çok kırılıyordum. Kürtçenin zengin, eski bir dil olduğunu Kürtçe ile modern metinler de yazılabileceğini söylemek istiyordum." diyen Uzun, ya anadilinin yok sayılmasına razı olup asimile olacak ya da tüm dünyaya Kürtçenin modern ve zengin bir dil olduğunu ispatlayacaktı.


O barış insanıydı, silahla işi asla olmazdı ve mücadeleyi silahla değil, kalemiyle, sivri diliyle vermesi gerekiyordu. Tüm hayatını bu yolda harcadı ve Modern Kürt Edebiyatı nı kurdu. Kitaplarını yasaklanmış, devleti tarafından vurulup yaralanmış, bir dille yazıyordu. Dedesinden destanlar, kılamlar dinlediği bu yaralı dilin yitip gitmesine izin vermiyor, sahip çıkıyordu. Nitekim bunu en iyi şekilde başardı da. Kitapları; birçok dile çevrildi, denemeleri 20'den fazla dilde yayımlandı, kitapları hala da İsveç üniversitelerinde derslerde işleniyor. Fakat ne acıdır ki bunca baskıya, yasağa rağmen ayağa kaldırdığı, dünyaya tanıttığı bu dilin en büyük değerlerinden olan dengbejler ve kılamları sahip çıkılmadığı için unutulmak üzere. Peki kim bu dengbejler?


Denbejler; sözlü edebiyatın temsilcileri, yaralı bir dilin anlatıcıları. Çoğu okuma yazma bilmeyen, yoksul, ezilmiş bir halkın çocukları. Sırtlarında abaları, ellerinde asalarıyla köy köy gezip yaşanan acıları, yoksullukları, haksızlıkları, kahramanlıkları kısacası gördükleri her şeyi akıllarına kazıyıp, davet edildikleri mirlerin, beylerin sofralarında, ateş başındaki gençlere, uzun kış gecelerinde gaz lambaları altında aile fertlerine, çocuklara yürekleriyle dillendiren Kürtlerin Homerosları onlar. Dengbejler sadece sese nefes vermez, onlar tarihi, Mezopotamya halkının yaşadığı acıları, yıkımları anlatır, ağıtlar yakarlar. Tabii buna biraz kurgu, biraz fantazi katarak dinleyecilerinin daha da dikkatini çekmeyi başaran, heyecanlandıran söylevcilerdirler. Anlattıklarıyla yüreğe, ruha hitap ediyorlardı. Kulaklığınızı takıp, gözlerinizi kapatın onları dinlerken. Hiç anlamadığınız sözcüklerin nasıl içinize işlediğini, yüreğinizi burktuğunu farkedeceksiniz.

Çok değil, bundan 20 yıl önce Kürtçe yasaklı bir dildi. İnsanlar çocukluklarından beri aşina oldukları dili konuşamıyor, Kürtçe kitaplarını, kasetlerini yakmak, gömmek zorunda kalıyordu. Hatta bu baskı sadece bu ülkede yoktu, yıllar önce Bağdat valisinin, yazı ve edebiyatla haşır neşir olan Kürtleri yakalama emri çıkardığı ve ele geçirilenlerin derisini yüzdürüp özel çerçevelere gerdirdiği de biliniyor. Durum böyle olunca Kürtler yaşadıklarını yazıp saklayamadılar. Ama birinin bunları anlatması, gelecek nesillere, evlatlarına ulaştırması gerekiyordu. Bu ihtiyaçtan dolayı sözlü edebiyatın temsilcileri dengbejler ortaya çıktı. Fakat ne yazık ki dengbejler, stranlar, kılamlar değeri bilinmeyen her güzellik gibi yok olup gitmekte. Çok sevdiğim dengbejlerden biri olan Şakiro, kendisiyle röportaj yapmak isteyen gazeteciye "Kürtlere kırgınım. Kürtler değerlerine, dengbêjlerine sahip çıkmıyor. Türklere bir bakın bir Aşık Veysel'leri vardı, ona sahip çıkıldı. Bütün dünyaya onu tanıttılar. Bir Reşo'muz vardı. Hepimizin ustası. Aç öldü. Şimdi söyle bakalım seninle nasıl konuşayım ve gönlümü nasıl açayım?" diye sitem etmiş. Peki, haksız mı?


Mehmed Uzun bu kitabında çocukluğunun dengbejlerini, Apê Qado, Alihan, Evdalê Zeynike, Ehmedê Fermanê Kiki ve Rıfatê Darê gibi büyük dengbejleri oldukça yalın bir dille anlatıyor, bunların unutulmamasını istiyor. Denbejleri yıllar önce Mehmed Uzun' un, Dicle' nin Sesi serisi sayesinde öğrendim. İlk dinlediğim kılam buydu https://youtu.be/PESTzUC8o5s. Hiçbir şey anlamadığım halde o yanık yanık söyleyişi içimi gerçekten titretti. O sıralar Bitlis' te öğretmen lisesinde okuyordum. Hemen çarşıya inip kaset koleksiyonuma dengbejleri de eklemek için arayışa girdim. Ama maalesef değeri bilinmeyen, yitip gitmeye yüz tutmuş dengbejlerden bir iz bulmak pek kolay olmadı. Günlerce aradığım halde tek bulduğum Huseyne Muşi ve Şakiro nun birkaç kaseti oldu. https://i.hizliresim.com/kOml97.jpg Bu yazıyı paylaşmamın tek sebebi saçma sapan popüler şarkılara verilen değerin onda birini de yaşanmışlık, tarih dolu olan bu gerçek sanata ve sanatçılara verilmesi gerektiğini hatırlatmak. Mehmed Uzun bunu her zaman yaptığı gibi en iyi şekilde anlatmış, Mezopotamya nın en güzel değerlerinden olan ve giderek yok olmaya mahkum dengbejleri, bu kitap sayesinde sonraki kuşaklara da miras bırakmış. Derin çalışmalar sonucu ortaya çıkmış, oldukça öğretici, edebi anlatımın zirvesinde, güzel bir deneme kitabı. Son olarak çok sevdiğim birkaç kılamı daha meraklıları için buraya bırakıyorum.

https://youtu.be/FU9EnWwmKaQ
https://youtu.be/sewg4U_WIwA
https://youtu.be/jmhlT5-s9gw

Sosyal Düşünceler Tarihi Okuma Önerileri
Bu listeyi daha kolay ulaşabileyim diye buraya yazıyorum. Bu liste Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin SDT dersinde verilmiş okuma önerileridir. Sizlerin de ilgisini çekebilir. Herkese keyifli okumalar. [Toplumbilim Öneri listesi için bakınız; #29219488]

1)Alâeddin Şenel: İlkel Topluluktan Uygar Topluma
2)Alâeddin Şenel: Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi (başvuru kitabı)
3)Alâeddin Şenel: Siyasal Düşünceler Tarihi
4)Arthur Koestler: Spartaküs-Özgürlük Tarihinin İlk Bireyi (Antik Yunan)
5)Azra Erhat: Mitoloji Sözlüğü (başvuru kitabı)
6)Bartolomeo de las Casas: Kızılderililer: 16. Yüzyılda Yaşamış Bir Rahibin Anıları
7)C. W. Cream: Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler (edebiyat-arkeoloji)
8)Carlo Ginzburg: Peynir ve Kurtlar: Bir 16. Yüzyıl Değirmencisinin Evreni
9)Cemal Bali Akal: Modern Düşüncenin Doğuşu: İspanyol Altın Çağı
10)Charles Dickens: İki Şehrin Hikayesi (edebiyat)
11)Charles Dickens: Zor Zamanlar(edebiyat)
12)Charles Fourier: Geleceğin Aşk Dünyasından(edebiyat)
13)Chris Harman: Halkların Dünya Tarihi(başvuru kitabı)
14)Colette Estin ve Helene Laporte: Yunan ve Roma Mitolojisi*
15)Dee Brown: Kalbimi Vatanıma Gömün (Amerika Yerlileri: anı-tarih)
16)E. P. Thompson: İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu *
17)Eduardo Galeano: Latin Amerika'nın Kesik Damarları (tarih-inceleme) **
18)Elizabeth Gaskell: Kuzey ve Güney (Sanayi Devrimi, edebiyat)
19)Ellen Meiksins Wood: Eskiçağlardan Ortaçağlara Batı Siyasi Düşüncesinin Toplumsal Tarihi**
20)Ellen Meiksins Wood: Özgürlük ve Mülkiyet: Rönesans'tan Aydınlanma'ya Batı Siyasi Düşüncesinin Toplumsal Tarihi**
21)Ellen Meiksins Wood: Kapitalizmin Arkaik Kültürü**
22)Emile Zola: Germinal(edebiyat)
23)Emma Marriot: Bir Nefeste Dünya Tarihi*
24)François Rabelais: Gargantua (ütopya-edebiyat)
25)François Rabelais: Pantagruel (Gargantua'nın devamı)
26)Friedrich Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
27)Friedrich Engels: İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu**
28)Georg Fülberth: Kapitalizmin Kısa Tarihi
29)George Orwell: 1984 (edebiyat)
30)George Orwell: Hayvan Çiftliği (edebiyat)
31)Gerard Dumenil, M. Lövy & E. Renault: Marksizmin 100 Kavramı
32)Gordon Childe: Kendini Yaratan İnsan (antropoloji)
33)Hans Kirk: Köle (edebiyat)
34)Henry Pirenne: Ortaçağ Avrupa'sının Ekonomik ve Sosyal Tarihi
35)Henry Pirenne: Ortaçağ Kentleri - Kökenleri ve Ticaretin Canlanması
36)Herodotos: Tarih (Antik Yunan)
37)Hesiodos: İşler ve Günler (Antik Yunan)
38)Homeros: İlyada (çev. Azra Erhat)(mitoloji)
39)Homeros: Odysseia (mitoloji)
40)İbn-i Haldun: Mukaddime**
41)Jack London: Alın Teri (edebiyat)
42)James Davis: İnsanın Hikayesi- Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz (tarih-inceleme)*
43)Jared Diamond: Tüfek, Mikrop ve Çelik (tarih-araştırma)
44)John Steinbeck: Bitmeyen Kavga(edebiyat)
45)John Steinbeck: Fareler ve İnsanlar (edebiyat)
46)John Steinbeck: Gazap Üzümleri (edebiyat)
47)Karl Marx: Kapital
48)Kemal Tahir: Devlet Ana (edebiyat)
49)Ksenophon: Anabasis Onbinlerin Dönüşü (Antik Yunan)
50)Leo Huberman: Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla Tarih (tarih)
51)Louis Althusser: Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş
52) National Geographic: UYGARLIK DİZİ (Aztek, Maya, İnka, Çin, Hint, Mezopotamya, Roma, Mısır Uygarlığı)
53)Nigel Warburton: Felsefenin Kısa Tarihi*
54)M. İlin ve E. Segal: İnsan Nasıl İnsan Oldu (antropoloji)
55)Marc Bloch: Feodal Toplum**
56)Michel Beaud: Kapitalizmin Tarihi 1500-2010
57)Miguel de Cervantes: Don Quijote (edebiyat)
58)Muzaffer Oruçoğlu: Grizu (edebiyat)
59) Oğuz Tekin: Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş
60) Robert Hammond: Farabi Felsefesi ve Ortaçağ Düşüncesine Etkisi
61)Ronald Wright: İlerlemenin Kısa Tarihi (antropoloji)*
62)Samuel Noah Kramer: Tarih Sümer'de Başlar (antropoloji-arkeoloji)
63)Server Tanilli: Uygarlık Tarihi*
64)Spencer Welles: İnsanlığın Yolculuğu (antropoloji)
65)Stephen Hawking: Zamanın Kısa Tarihi
66)Steven Pressfield: Ateş Geçitleri - Üç Yüz Spartalı'nın Öyküsü (Antik Yunan)
67)Thomas More: Ütopya/ Utopia
68)Tommaso Campenalla: Güneş Ülkesi (ütopya-edebiyat)
69)Upton Sinclaire: Chicago Mezbahaları (edebiyat)
70)Ursula K. Le Guin: Mülksüzler (ütopya-edebiyat)
71)Victor Hugo: Sefiller (edebiyat)
72)William McNeill: Dünya Tarihi (başvuru kitabı)
73)William Morris: Hiçbir Yerden Anılar (ütopya-edebiyat)
74)Yaşar Kemal: İnce Memed (edebiyat)
75)Yuval Noah Harari: Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi (antropoloji)
76)Yves Lacoste: İbni Haldun: Tarih Biliminin Doğuşu

NOT: İlk okumalar/ temel bilgiler için (*), ileri düzey okumalar için (**) işareti tercih edilmiştir.

BİROL COŞKUN, bir alıntı ekledi.
 04 Mar 18:12 · Kitabı okuyor

Hint-Avrupalılar
Dil Daha temel bir sorun Hititler ile Anadolu’daki çeşitli diller arasındaki bağlantıdır, çünkü Hattuşa'dakı' tabletler, hepsinde Mezopotamya çiviyazısı benimsense de, yedi dilde yazılmışlardı. Ayrıca metinler Hititçe olmamakla beraber (Mısır'daki hiyemgliilerle ilişkili olmayan) oyma hiyeroglif yazısının farklı bir biçimi kullanılmıştı. "Hititçe" metinler ve bölgedeki diğer dillerden ikisi (Luvice ve Palaca) dünya nüfusunun neredeyse yarısının konuştuğu Hint-Avrupa diye bilinen bir dil grubunun ilk kez ortaya çıkan bir bölümünü oluşturur. Hint-Avrupalıların ve dillerinin kökeni neredeyse 200 yıldır büyük bir tartışma konusu olmuştur. Bu dönemde çok farklı sorunların bir araya gelmesinden kaynaklanan muazzam bir kargaşa söz konusuydu; bu sorunların başlıcaları dillerin birbirlerinden ayrılması ve evrim geçirmesi, kültürde, sanat üslubu ile çanak çömlekte meydana gelen değişimler ve kavimlerin ilerlemesiydi. Ancak yine de bunlar birbirinden ayrı görünümlerdir ve elde edilen ipuçlarının diğerleri hakkında bir fikre varmak için kullanılması gerekmeyebilir.

Avrupalı bilim adamları 18. yüzyılın sonlarında Hint tarihi ve kültürünün karmaşıklıklarını ilk kez fark ettiklerinde, kendi ”klasik" kültürlerinin ölü dilleri ile -(Eski) Yunanca ve Latince Hindistan'ın benzer ölü dili -Sanskritçe arasındaki benzerlikler ve Sanskritçenin İran'ın eski dillerine çok yakın oluşu da çarpıcı bir şekilde hemen fark edilmişti. Tüm bu dillerin, çok benzer cümle yapılan ve diğer yapısal özellikleriyle büyük bir diller ailesinin -Hint-Avrupa dil ailesinin parçası olarak birbirleriyle ilişkili olduğu ortadaydı. Ancak yine de önemli farklılıkların ortaya çıkmasına imkân verecek bir süre birbirlerinden izole kalmış olmalılar. Hint-Avrupa dilleri arasındaki bazı benzerlikler çarpıcıdır. Sanskritçede savaş arabasının adı ratha, Latincede tekerleğin adı rota’dır. Belli başlı Hindu tanrıları açıkça Hititlerinkilerle özdeştir; Hititçe karşılıkları parantez içinde olmak üzere adları şöyledir: İndra (İndara), Varuna (Uruvna), Mitra (Mitira), Naksatras (Nasatiya). Hint-Avrupa dilleri arasındaki belli ilişkiler çok belirgindir. Avrupa'da Germen, Baltık ve Slav dilleri birbirleriyle İtalik-Keltik grubuyla olduğundan daha yakın bir ilişki içindedir. Roman dillerinin -Fransızca, İspanyolca, Portekizce,italyanca ve Romence Latinceden veya Hintçe, Urduca, Bengali, Pencap, Marathi ve Sindhi dillerinin Sanskritçeden türediklerine hiçbir itiraz yoktur, Eski diller uzmanları, artık bilinmekte olan çok büyük sayıdaki HintAvrupa dilleri arasında bağlantı kumaya çalışmışlardır. Bu diller arasında önemli yapı ve gramer benzerlikleri vardır, bu da başka dil yapılarıyla herhangi bir önemli birleşme ihtimalini dışarıda bırakır. Yine de zaman içinde meydana gelen gelişmeler, özellikle de “ödünç kelimeler"in benimsenmesi ve dillerin birbiriyle karışması (İngilizcede olduğu gibi) bu diller için basit bir ”evrim ağacı” oluşturmayı mümkün kılmıyor. Büyük çaplı ayrımlar belli olsa da, neredeyse bu alanda çalışan bilimadamları sayısı kadar farklı yaklaşım vardır. Bazı dil uzmanları tüm dillerdeki bazı ortak özellikleri bir araya getirip, bundan tüm diğerlerinin türediği düşünülen ilk bağımsız dili (ProtoHint-Avrupa veya PHA)’ yeniden oluşturmaya çalışmışlardır. Bu son derece hatalı bir uygulamadır. Varolan Roman dillerinden ”Latince"yi yeniden oluşturmak için kullanıldığında ve sonuçların yanlış olduğu görülebildiğinde, güvenilirliği hakkındaki şüpheler doğrulanmıştır. Dillerin evrimi karmaşık bir konudur ve bazı genel özellikler bir yana bırakılırsa, Hint-Avrupa ailesi içindeki tam bağlantıyı ve evrim modelini belirlemek zordur.

Dünya Tarihi, Clive Ponting (undefined)Dünya Tarihi, Clive Ponting (undefined)
Rojhilat Recep As, bir alıntı ekledi.
15 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi

Haftanın Günlerinin Kökeni-Mezopotamya
Bazı gezegenlerin şans, bazılarının şanssızlık getirdiklerine inanılmıştı. Mars savaş demekti. Venüs ise sevgi. Her gezegenin tanrısı için bir gün adadılar. Bu gezegenler ve ay ile birlikte yedi tane idi; böy-lece de bizim haftamız belirdi. Batı dillerinde, örneğin Almanca'da hâlâ "Sonn(e)-Tag = güneş günü = pazar; Mon(d)-Tag = ay günü = pazartesi" gibi gün adları yaşamaktadır. O zamanlar bilinen beş gezegen şunlardı: Mars, Merkür, Jüpiter, Venüs ve Satürn. Örneğin Almanca'da bu geze-genler gün adlarında yoktur. Ama bazı başka Batı dillerinde bu çok eski geleneğin izleri hâlâ var. Örneğin Fransızca gün adlarına bakalım: Mar-di (Mars'ın günü = salı); merc-redi (Merkür'ün günü =çarşamba); jeu-di (Jüpiter'in günü = perşembe); ven-dredi (Venüs'ün günü = cuma). Cumartesinin adı, İngilizce Satur-day" dir (Satürn'ün günü).

Genç Okurlar İçin Kısa Bir Dünya Tarihi, E. H. Gombrich (Sayfa 40 - İnkılap Kitabevi)Genç Okurlar İçin Kısa Bir Dünya Tarihi, E. H. Gombrich (Sayfa 40 - İnkılap Kitabevi)

Musul
MUSUL TÜRKMEN ŞEHRİDİR"
Musul, İngiliz oyunu ve İsmet Paşa'nın vazgeçmesiyle elden çıkmıştı.
Bereketli Mezopotamya havzasında, tarihî taş evleriyle maziye şahidlik eden eski bir şehir Musul. Asur başşehri Ninova’nın yerine kurulmuş. Hazret-i Yunus buralı; kabri de burada. Hazret-i Ömer devrinde fethedilmiş. O zamandan itibaren Müslümanların hâkimiyetinde ve Yavuz Sultan Selim’den beri de 4 asırlık bir Osmanlı vilâyeti. Sünni ve Şiî Müslüman, Yezidî, Nasturî, Keldânî, Süryanî, Ermenî, Yahudi ve Sâbiîlerin yaşadığı; halkının Arab, Kürt ve biraz da Türklerden teşekkül ettiği Musul, tarihî şehirlere yakışır derecede kozmopolit. Kürt şehri Süleymaniye ve 8. asırdan beri Türkmenlerin ekseriyette olduğu Kerkük de Musul’a bağlıdır.

Musul
MUSUL TÜRKMEN ŞEHRİDİR"
Musul, İngiliz oyunu ve İsmet Paşa'nın vazgeçmesiyle elden çıkmıştı.
Bereketli Mezopotamya havzasında, tarihî taş evleriyle maziye şahidlik eden eski bir şehir Musul. Asur başşehri Ninova’nın yerine kurulmuş. Hazret-i Yunus buralı; kabri de burada. Hazret-i Ömer devrinde fethedilmiş. O zamandan itibaren Müslümanların hâkimiyetinde ve Yavuz Sultan Selim’den beri de 4 asırlık bir Osmanlı vilâyeti. Sünni ve Şiî Müslüman, Yezidî, Nasturî, Keldânî, Süryanî, Ermenî, Yahudi ve Sâbiîlerin yaşadığı; halkının Arab, Kürt ve biraz da Türklerden teşekkül ettiği Musul, tarihî şehirlere yakışır derecede kozmopolit. Kürt şehri Süleymaniye ve 8. asırdan beri Türkmenlerin ekseriyette olduğu Kerkük de Musul’a bağlıdır.

Musul
MUSUL TÜRKMEN ŞEHRİDİR"
Musul, İngiliz oyunu ve İsmet Paşa'nın vazgeçmesiyle elden çıkmıştı.
Bereketli Mezopotamya havzasında, tarihî taş evleriyle maziye şahidlik eden eski bir şehir Musul. Asur başşehri Ninova’nın yerine kurulmuş. Hazret-i Yunus buralı; kabri de burada. Hazret-i Ömer devrinde fethedilmiş. O zamandan itibaren Müslümanların hâkimiyetinde ve Yavuz Sultan Selim’den beri de 4 asırlık bir Osmanlı vilâyeti. Sünni ve Şiî Müslüman, Yezidî, Nasturî, Keldânî, Süryanî, Ermenî, Yahudi ve Sâbiîlerin yaşadığı; halkının Arab, Kürt ve biraz da Türklerden teşekkül ettiği Musul, tarihî şehirlere yakışır derecede kozmopolit. Kürt şehri Süleymaniye ve 8. asırdan beri Türkmenlerin ekseriyette olduğu Kerkük de Musul’a bağlıdır.

#hasankeyfinebaksın
Adım, Hasankeyf. 12000 yaşındayım.

Benden önceki zaman hakkında hiçbir bilgim yok ancak, yaşadığım 12000 yıl boyunca gördüklerimi, tanık olduklarımı sizler, siz benim katillerim, hayâl dahi edemezsiniz.

Ölüyorum ben; öldürdünüz.

Sizler benim katillerimsiniz. Sizler medeniyetin, kültürün, tarihî mirasların düşmanı olan barbar bir topluluksunuz. Irkçı, kavmiyetçi, dînci, mezhepçi, sınıfçı ve cinsiyetçi bir topluluksunuz.

Bana acıyasınız diye yazmıyorum bu vasiyetimi. Bilakis, acınacak halde olan sizlersiniz. Merhamet dilenmiyorum sizden. Aksine, size merhamet etmesi için Yaratıcı’ya dûâ ediyorum. Sizin benden esirgediğiniz merhameti, dilerim Tanrı sizden esirgemez.

Biliyor musunuz; ben bu yazıyla size vasiyetimi kaleme alıyorum ama, ben doğduğumda yazı henüz icat edilmemişti.

Henüz Asurlular yokken, Urartular yokken, Sümerler, Babilliler, Gutiler, Hurriler, bunların hiçbiri yokken ben vardım.

Daha İbrahim doğmamışken, Zerdüşt doğmamışken, Yunus, Musa, İsa ve Muhammed doğmamışken, ben vardım.

Avesta yokken, Tevrât yokken, İncil ve Kur’ân yokken, ben vardım.

Hepsini gözlerimle gördüm, yaşadım. Gözlerimin önünde doğdular, gözlerimin önünde büyüdüler, mücadele ettiler ve gözlerimin önünde yayıldılar.

Gördükleriniz içinde benden daha eski olan tek şey, beni beslemek ve doyurmak için yaratılan Dicle Nehri’nin şiir gibi akan sularıdır.

Beni öldürdünüz. Ama öldükten sonra, sizden şikâyetçi olmayacağım; aksine, dediğim gibi, sizin benden esirgediğiniz merhameti sizden esirgememesi için Tanrı’ya dilekte bulunacağım. Çünkü ben medeniyetim; sizler gibi barbarlık değil.

Göz göre göre öldüm ben, gözünüzün önünde öldüm. Yıllardır hasta yatağımda “Ölüyorum, ölüyorum” diye feryad ediyordum ama siz kılınızı bile kıpırdatmadınız. Beni kurtarmak bir yana, her biriniz başka bir darbe vurdunuz, beni öldürmek için birbirinizle adetâ barbarca yarıştınız.

Kaç yaşındaydım ben, biliyor musunuz? Tam 12 bin yaşındaydım be vefâsız insanoğlu, 12 bin yaşında.

Mezopotamya dediğiniz ne ki, torunum yaşında sayılır.

Ben bu güzelliğimle kurulup da “Hasankeyf” adını aldığımda, henüz ne “Kürdistan” diye bir isim türemişti, ne “Kafkasya” ne de “Anadolu” diye bir isim. Botan Çayı’na bile henüz bir isim verilmemişti be, ne sanıyorsunuz siz beni?

Kimleri kimleri gördüm ben, biliyor musunuz? Kimleri kucağımda besledim, büyütüp adam ettim? Lololar, Gutiler, Hurriler, Mitanniler, Urartular, Sümerler, Asurlular, Medler, Kadueneliler, Kardular, Kommagenêliler, Sophaneliler, Adiabeneliler, Mihraniler, Romalılar, Persler, Eyyubîler, Selçuklular, Osmanlılar, hepsi benim elimin altında büyüdüler.

Kral Dakyanus’tan kaçan o yedi genç ve bir köpek, Ashab-ı Kehf, benim mağaralarımda saklandılar. 309 yıl uyudular koynumda.

Her gece üstlerini örtüyordum hastalanmasınlar diye, o tertemiz alınlarını okşuyordum, o imânlı yüreklerine korku düşmesin diye o yedi delikanlıya kahramanlık ninnileri okuyup kendilerine cesaret aşılıyordum.

Avesta, benim serin gölgemin altında yazıldı. Ben ilham kaynağı olmasaydım, nasıl edebilirdi Zerdüşt onca güzel sözü?

Ahura Mazda’nın ilahî buyruğuydu: Bana hiç zarar vermedi Bilge Zerdüşt. Bir çakıl taşıma bile zarar vermedi, veremezdi. Ahura Mazda yasaklamıştı. İlk, beni sevmeyi öğretmişti.

“Hasankeyf’i inciten Hüda’yı incitmiş olur. Hasankeyf’in kıymetini bilen, Hüda’ya yakın olandır. O halde Hasankeyf’i koruyun, Dicle’nin sularını kirletmeyin.” Buydu ilk âyetleri Avesta’nın.

İbrahim doğduğunda, adını ben koymuştum. “Bra-him”, yani “mağaranın kardeşi”. Ebesi oluyorum. Kardeşi Harran’ın da aynı şekilde.

Abraham ve Harran, bu iki kardeşi ben büyüttüm, temel eğitimlerini ben verdim. Onlara Tanrı’yı anlattım. Tanrı’nın bana öğrettiklerini ben de onlara öğrettim.

Biliyor musun ey zalim insanoğlu, yeryüzünün en barbar yaratığı, biliyor musun, ben varken, daha dînler bile yoktu.

Dîn yoktu, devlet yoktu, ordular yoktu, tarımcılık bile yoktu, ama ben vaaaardım! Vardımmmm!..

Siz ey şimdiki vefâsızlar, ben göz göre göre ölürken kılını kıpırdatmayıp birbirlerinin boğazını sıkan Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkesler, Ermeniler, Araplar, Alevîler, Sünnîler, sağcılar, solcular, İslamcılar, kapitalistler, sosyalistler, millîyetçiler, muhafazakârlar, şucular bucular, siz daha ananızın karnından doğmamıştınız be!..

Kimleri kimleri gördüm ben, bir bilsen âh, bir bilsen…

Makedonya Kralı Büyük İskender’e seferinde ben yol gösterdim. Selahaddîn Eyyubî’ye Kudüs’ün yolunu ben açtım. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a ata binmeyi ben öğrettim. Kerimxan Zend’i taaa Afganistan’lara ben sürdüm. Ahmed-i Xanî’ye, Fakih-i Teyran’a o şiirleri ben yazdırdım. Benim suyumdan içmeseydi hiç o kadar güzel olur muydu Adiabane Kraliçesi Helena?

Göz göre göre ölüyorum ben. Göz göre göre öldürdünüz beni.

Sizler benim katillerimsiniz. 12 bin yıllık hayatıma acımasızca son verdiniz. Sizler medeniyetin, kültürün, tarihî mirasların düşmanı olan barbar bir gürûhsunuz. Barbarın tâ kendisisiniz!

12 bin yıllık hayatım sizin barbarlığınız yüzünden sona erdi. Size emanet edilen en kıymetli medeniyet mirası, kurduğunuz barajların altında kalacak ve yok olacak.

Bu barbarlığınızı anlatacak kelime bulamıyorum. 12 bin yıl boyunca yeryüzü coğrafyasında konuşulmuş tüm dilleri biliyorum ama bu dillerin hiçbirinde sizin bu barbarlığınızı anlatabilecek kelime yok.

Bizim böyle kelimelerimiz yok!..

Siz ise hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsunuz. Benim ölümüm gündeminizde bile yok sizin.

Öldüğümü umursamıyorsunuz bile, siz nasıl insanlarsınız?

Öldüğümü, göz göre göre katledildiğimi ve yok edildiğimi, gazete ve televizyonlarınızda haber bile yapmıyorsunuz. Bir şarkıcının yaptığı şarlatanlığa yarım sayfa, bir futbol maçına iki tam sayfa ayıran gazeteleriniz, benim için iki spotluk bir haber bile yapmıyor.

Neden gazeteleriniz benim ölümümü haber bile yapmıyorlar? Neden bir tane köşe yazarınız da benim için iki satır yazmıyor?

Sizden oy almak için yurdu karış karış, il il dolaşan ve her gittikleri yerde kalabalıkları meydana toplayıp saatlerce nutuk çeken siyasî parti liderleriniz, neden iki çift laf da benim için söylemiyorlar?

Neden bir tane sivil toplum kuruluşu da kalkıp benim için bir açıklama yapmıyor? Benim için gösteri yapacak, benim için meydanlarda slogan atacak 80 kişi de mi çıkmıyor 80 milyon kişi arasından?

Ülkenin en güzel medeniyet mirası yok oluyor ama sizin gündeminizde bile yok bu konu; siz nasıl insanlarsınız be?

Madem böylesiniz, o halde neyi paylaşamıyorsunuz? Ne için birbirinizi boğazlıyor, birbirinizi öldürüyorsunuz?

Tarihsel mirasının, kültür ve medeniyet mirasının, göllerinin, denizlerinin, ırmaklarının, dağlarının, ormanlarının, ekinlerinin hiçbir zaman kıymetini bilmediğiniz bu ülkenin yönetimine mi talip olmuşsunuz siz?

Bu kavganız niye? Bu ülkenin neyini paylaşamıyorsunuz?

Göz göre göre kurumaya terkettiğiniz, kurtarmak için kılınızı bile kıpırdatmadığınız göllerini mi paylaşamıyorsunuz?

Kendi ellerinizle ateşe verip yaktığınız ormanlarını mı paylaşamıyorsunuz?

Kendi ellerinizle kirlettiğiniz denizlerini mi yoksa zehirlediğiniz ırmaklarını mı paylaşamıyorsunuz?

Yağmaladığınız yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, öldürdüğünüz bitki örtüsünü mü paylaşamıyorsunuz?

Madem Allah’ın size bahşettiği hiçbir nimetin kıymetini bilmiyorsunuz, madem yaşadığınız toprakların çölleşmesi, ülkenizin göllerinin kuruması, denizlerinin kirlenmesi, ırmaklarının zehirlenmesi, bitki örtüsünün ölmesi, medeniyet mirasının baraj altında kalıp yok olması, bunların hiçbiri sizin umurunuzda bile değil, öyleyse ne için yönetime ve iktidara talipsiniz siz?

Sahip olduğunuz siyasî fikirler, inandığınız dîn ve mezhepler, savunduğunuz ideolojiler, taşıdığınız inançlar, okuduğunuz kitaplar, size yalnızca başkalarıyla kavga etmeyi mi öğretiyor?

Suyun hayat demek olduğunu, su olmazsa hayatın olmayacağını, göllerin ve ırmakların kurumasının bir ülke için en büyük felâket olduğunu, barajların ve baraj inşaatının doğanın en büyük düşmanı olduğunu, nazlı nazlı akan nehirlerin akıntısını durdurmanın tabiâta karşı en büyük tecavüz olduğunu, yıllarca okuduğunuz okullar, kütüphanenizdeki kitaplar öğretmedi mi size? Bunca okumalarınıza rağmen bu en basit gerçeği dahi öğrenemediniz mi?

Eğer öğrenemediyseniz bunca yıl boşuna okumuşsunuz siz.

Kaç yaşındaydım ben, biliyor musunuz? Tam 12 bin yaşındaydım be vefâsız insanoğlu, 12 bin yaşında.

Mezopotamya dediğiniz ne ki, torunum yaşında sayılır.

Ben yok oluyorum artık.

Hani sizin “sevgiliniz” idim? Yalan, yalan, her şeyiniz yalan sizin! Sevginiz, dostluğunuz, her şeyiniz yalan. İnanmıyorum ben sizin sevgi sözcüklerinize.
(Alıntı)

azime bali, Dicle'nin Yakarışı'ı inceledi.
29 Tem 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitabı okuyalı epey zaman oldu.Aslında kitabı okuduktan hemen sonra bir değerlendirme yazmak gerekiyordu ama geç hem de çok geç kaldım ne yazık ki..

Dicle bir çocuğun gözlerinde yansıyor. Bu çocuk, 1870'li yıllarda bugünkü Cizre'de yaşamış tarihi bir kişilik olan Kürt Beyi Mir Bedirhan'ın on altı yaşındayken tahta çıkışını da gören Bıro'dur. Çocuk Bıro, bilgi'ye aşık, sesler'e tutkundur. Yanında yöresinde duyduğu ve duymadığı bütün seslerin ardına düşer, onları ruhunda hissetmek ister. Bu isteği, onu bir sala bindirecek, Dicle'nin deli dalgalarıyla boğuşturacak, görmediği diyarlara götürecek.. Bıro böylece dengbej olur. Dicle'nin Yakarışı sesler üzerine kurulmuş bir romandır. Unutulmuşların, unutulmuş sesleri üzerine. Bu romanda olağanüstü bir tarihçi gezi var; bizden önceki medeniyetlerin, Babil'in, Ninova'nın, Asur'un; Medlerin ülkesinden geçiyoruz. ve kitabı okuyup bitirdiğimizde, "Biz nasıl da zengin bir kültür yatağında oturuyormuşuz da haberimiz yokmuş" duygusunu yaşıyoruz.
Dicle'nin Yakarışı / Dicle'nin Sesi - 1 (Hawara Dicleye - I) (2006) Uzun, Dicle'yle birlikte eski zamanlara, kuntlaşmış aşkların, barış içinde yaşayan çeşitli dinlerden kavimlerin diyarına götürüyor bizi. Kürtler, Yezidiler, Süryaniler, Araplar, Yahudiler, Ermeniler Türkler… Ester ve Biro'nun kırılmış, çaresiz aşkları. Mezopotamya'da, Dicle'nin kıyısında yaşayan Mir Bedirhan'ın, 16 yaşında tahta çıkışından, sürgüne gidişine, oradan da ölümüne kadar geçen zamanları sese tutkun, sözü mekan bilmiş Biro'nun kelimeleriyle ve hafızasıyla aktarıyor. Biro kelime avcısıdır. Ders alınsın diye hep anlatır. Dinleyenler de başkalarına anlatsın diye. “Siz istediniz ben de anlatacağım. Kandili yakın ve unutulmuşların sesine kulak verin.”
Mehmed Uzun' un romanını okuduğumda çok şaşırdım, bir dilin ilk romanı böylesine ustalıkla, böylesine zengin bir dille, üstelik de gelişmiş bir roman dili yaratılarak nasıl yazılmış diye. Mehmed Uzun, böyle bir dilin ilk ustasıdır.'' Yaşar Kemal ''Uzun'un öyküsüne, nar ağaçları ve bir kavalın ezgileri eşlik ediyor.