Behçet hoca, daha bu kitabı yazmadan çok çok öncesinde benim "başarısız" olacağımı yüzüme vuran kişidir. Fen liseli muntazam gelecek vaadeden (!) bir öğrenci olarak "radikal" bir kararla psikoloji okumaya karar vermiştim -aslında liseye girdiğim gün belliydi-. Ailem, öğretmenlerim ve arkadaşlarımdan aldığım onlarca tepki; "Tıp okuyup psikiyatr olursun kafayı mı yedin?" cümleleri umurumda değildi. Çünkü idealisttim, Behçet hoca gibi akademisyen olacaktım -belki de olurum-. En iyi üniversiteyi kazanacak, daha üniversiteyi kazanmadan İngilizce öğrenecek; ALES, YDS ne varsa -her zaman olduğu gibi- başarıyla geçecek ve hiç sorun yaşamadan akademisyen olabilecektim. Çok çalışırsam, tıpkı liseye kadar olduğu gibi, başarabilirdim.
Bu sebeple daha 11. sınıftayken Behçet hocayla tanıştım. Akademisyen nasıl olunur sorusunun cevabını ararken, akademisyen olma yolunun "salt başarı"dan geçmediğini yüzüme çarpmıştı. Evet, yine istediğim bölümü kazandım ama 2. sınıfta soru işaretlerim arttı. Gerçekten sınav puanlarıma, ortalamama, çalışmalarıma değil "network"üme, yalakalık yapmama ve torpilime mi bakacaklardı? Hasbelkader araştırma görevlisi olabilsem bile profesör olana kadar bu şeytan üçlüsü peşimi bırakmayacak mıydı? Şimdi bakınca, bırakın akademiyi rastgele bir işe asgari ücretle girip barınabilmek için bunların zorunlu olduğunu anlayabiliyorum. Benim gözümü açan kişi ise Behçet hocaydı.
Ne oldu mu dersiniz? Akademisyen olmaktan vazgeçtim. Yalan söyleyecek, hocaları yalayacak ve network yapabilecek biri olmadığıma karar vereli çok oldu. Ki bölümümdeki -ilgi alanımın- hocaları çok iyi kişilerdir, ama onların bile gözüne girmek için yapmadığım hareket kalmamışken ders başarısı benden çok aşağıda olan kişiler bahçede hocayla sigara tüttürüyordu. Benden bu alanda bir cacık