esra

ölümün gündeliğinde yaşama tutunmak
Puan vermedi·77 syf.··
2025 29. kitabı
·
15 saatte okudu
·
Okunma: 28 Eylül 2025 12:27
nefes - bir karar, bernhard’ın otobiyografik anlatısının üçüncü kitabı. daha önceki kitaplardaki ritmik akış nefes’te neredeyse kesiliyor artık, aynı şeyi tekrar tekrar aktarmak gibi bir şey yapmıyor bernhard. bunun yerine ölümle yüzleştiği günleri doğrudan aktarıyor. scherzhauserfeld mahallesinde, çalıştığı bakkalda yakalandığı soğuk algınlığıyla başlayan hastalık süreci bernhard için bir akciğer iltihaplanması ile sonuçlanıyor nefes’te. büyükbabasının yattığı hastaneye kendisinin de yolu düşüyor. durumunun çok kötü olduğu varsayılarak ‘ölüm koğuşu’ olarak adlandırdığı ve sadece umutsuz vakaların olduğu bir yerde tedavi ediliyor. ‘ölüm koğuşu’ adlandırması çok yerinde çünkü sürekli ölüme, ölüm anlarına şahit olduğu bir yerde inanılmaz bir yaşama isteğiyle mücadeleye devam ediyor bernhard. hatta çok sonrasında doktorlar sonunda yaptıkları hatayı fark edip bernhard’ı başka bir yere aldırmak isteyince kendisi bunu reddeder. yaşamı ve yazarlık tecrübesi için muazzam bir kaynak olduğunu düşündüğüm bu ölüm koğuşunda her gün farklı düşünceler içinde geçirir zamanını. ölüm mefhumuyla karşı karşıya kalırken yaptığı analizler ve düşünüşler ona farklı kapılar açar. ‘ölümün bu kadar gündelik bir olgu olduğunu bilmiyordum.’ der bir yerde. ölüm koğuşunda insani şartlar pek söz konusu değil. ümit kesilen hastalar banyoya atılır ve son nefeslerini vermeleri beklenir, koridorlar sedyelerle dolup taşar, morg görevlileri korkutucu bir soğukkanlılıkla gelip gider, herhangi bir ölümde hiçbir kaygı duyulmaz… bunlara tanık olmak bernhard’ı ölümle ilgili yeni gerçeklerle yüzleştirir. ölüm koğuşunda bu kadar çıplak bir şekilde ölüme tanık olurken içindeki yaşama arzusu da aynı ölçüde büyür ve ‘yaşamak istiyorum’ düsturuyla devam eder bernhard. kiler’de sahip olduğu arayış ve hayatına bir
Edebiyat
NefesThomas Bernhard · Sel Yayınları · 2016701 okunma
Reklam
Puan vermedi·92 syf.··
2025 27. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 24 Ağustos 2025 13:54
Thomas Bernhard’ın otobiyografik beşlisinin ikinci kitabı, #k:41038. ilk kitap olan Neden’de gördüğümüz kasvetli ve yıkıcı hava bir nebze olsun diniyor. bağlayıcı olması açısından ilk kitap olan neden’i hatırlamakta fayda var. neden’de ikinci dünya savaşı ve nazi döneminin yıkıcı ve ağır atmosferi mevcut. her yer enkaz. fakat enkaz olan tek şey binalar değil aynı zamanda insanların ruhları da. git gide artan intiharlar, salzburg’un karamsar havasını daha da kötü hâle getiriyor. bernhard’ı en çok etkileyen şeyse gittiği katolik okulunda yaşadığı korkunç deneyimler: öğretmenlerin zulmü ve aşağılamaları ile sürüp giden itaatkar sistem. bu kötü şeylerin hepsinden kaçmak için sığındığı büyükbabası, kitaplar ve müzik. gelelim kiler’e. kiler’deki ana tema, ‘arayış’. bernhard baskıcı katolik okulundan ayrılır ve kitapta sürekli ‘ters yöne gitmek’ metaforuyla anlattığı şekilde bir bakkalın yanında çıraklığa başlar. evet, dediği gibi ‘ters yön’dür çünkü scherzhauserfeld mahallesi, salzburg’un en tekinsiz, korkulu kenar mahallelerinden biri. yoksulların, işsizlerin, suçluların, dışlanmışların yaşadığı bir yer. bernhard için bu insanların düşkünlükleri ve mahvoluşları gayet caziptir çünkü bu şimdiye kadar büyükbabasının ona verdiği entelektüel ve konforlu olan, yalnızlığın soyluluğunu yücelten dünyadan yıkıcı gerçek dünyaya atılan bir adımdır. zenginlerin, burjuvanın hayatlarında kol gezen ikiyüzlülükler, yalanlar, ‘başkası olma çabaları’ burada yoktur. her şey bernhard’ın tam da ihtiyacı olduğu gibi çok sert ama gerçektir. dedesi ona muazzam bir düşünce dünyası ve insanları gözlemleme gücü vermişti, scherzhauserfeld mahallesi ve kiler ise bu insanlarla direkt yüzleştiriyor. bu şekilde hem bir ‘gerçeklik’ hem de ‘kendi yolunu seçme özgürlüğü’ deneyimine sahip oluyor bernhard. tam
Edebiyat
KilerThomas Bernhard · Sel Yayıncılık · 2015808 okunma
“kendini anlaşılır kılmak imkansızdır”
Puan vermedi·176 syf.··
2025 15. kitabı
·
18 günde okudu
·
Okunma: 13 Mayıs 2025 00:49
Sarsıntı, dünyayı çıplak gözle görebilen zihinlerin kaçınılmaz yalnızlığı ve karışmışlığına yazılmış varoluşsal bir ağıt gibi… evet, bir cehennem mi yoksa lütuf mu olduğunu anlayamadığım bir bilinçlilik hâli var sarsıntı’da. söz misali prens saurau karşılaştığı her şeyin ardını, çürümüşlüğünü o kadar açık ve çıplak şekilde görüyor ki yalnız olmaktan başka çaresi kalmıyor sanki. her şeyi çokça gözlemleyebilmesine, anlayabilmesine, yorumlayabilmesine tanık olduğumuz tiradı benim için muazzam bir kısımdı (bazı kısımlarda tekrarlar, ritmik kelimeler rahatsız etse de diğer kısımların bunu telafi ettiğini düşünüyorum). dünyayı ve insanları bu kadar iyi anlamak ya da anlamaya çalışmak sadece insanlardan değil bazı zamanlar kendinden de bir kopuşu haber veriyor. yüzeysel ilişkilerde fark ettiğimiz ikiyüzlülükler, çelişkiler, parçalanmışlıklar bir yerden sonra kendimizi de sorgulamamıza sebep oluyor. bunca çürümüşlük içinde acaba ben kimim ve ne kadar dürüstüm? kitabın ismi o kadar iyi anlatıyor ki okuduğumuz metni. psikolojik bir sarsıntı, evet. çevreye karşı duyulan o aidiyetsizlik, düşünüşler, delilikler… kendisiyle, geçmişiyle, ailesiyle, içinde yaşadığı toplumla bir türlü barışamamış ve belki de barışması gerekmeyen karakterler çıkıyor karşımıza. prens, soy veya miras gibi kavramları bir yük olarak görüyor. oğlu ve mirası üzerinden toplumdan ve dünyadan daha da uzaklaşıyor. kendisine, geçmişine ve nihayetinde tanrı’ya ise zaten yabancıdır. kendini anlaşılır kılma çabasıyla yoğrulmuş bir hayat bazılarımızınki. bu anlaşılır kılma çabası o kadar artar ki bir kimlik hâline gelir. fakat bu çaba hiçbir zaman tam anlamıyla bize anlaşılma’yı vaat etmez. bu yüzden bernhard kitapta kendisini yiyip bitiren bir şey olarak tanımlar bu çabayı. anlaşılmamak insanı deliliğe yaklaştırır
Edebiyat
SarsıntıThomas Bernhard · Yapı Kredi Yayınları · 20261,087 okunma
ankara, ankara, canım ankara!
Puan vermedi·167 syf.··
2024 1. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 04 Ocak 2024 11:42
bu inceleme bir iç dökümünden ibarettir, Suna’nın ilk kısımda yaptığından çok da farksız bir şey değil. hatırlamak istediğim zaman açıp okumak amacıyla ekliyorum. o Ankara sokaklarında nasıl var olma telaşında olmuşsa Suna, troleybüs hızında da olsa çocukluğuna sahip çıkmışsa ben de bu kitapta kendimi var etmeye, eğip bükmeye çalıştım. ruhumda olan bitene bir anlam vermeye çalıştım, merak ettiğim yetişkin cümleleri oldu benim de, anneme sordum. bir şeyleri bilmiyormuş gibi yaptım, aslında en iyi ben bilirdim. ankara’da, annemle sinemaya gidip sonrasında bohem havası olan bir kafede salep içmek isterdim ben de, tıpkı Suna gibi. mesela Hayat izleyebilirdik, içimize sıkıntılar dolardı, hayattan vazgeçmek makul gelirdi. sonra annem ümitvâr konuşurdu, yaşamak devam ederdi. yaşamak ve ölmek zihnin dolaylarında dolaştığı vakitler ikisinin de varlığını pekiştirecek bir şey dank diye hayatın orta yerine yerleşir ya, aşk deriz buna hani, sevmek deriz. yaşam da ölüm de daha önce görülmemiş bir şekilde anlam kazanır. artık yaşanılacak deriz, artık ölmek yok. ve bu aşk hep kavuşamayınca gerçek olur ya, anılarla yetinilir sonra da. saklanır mesela, içte yaşanır. bir gün kalp taşıyamayacak haldeyken o sevgiyi anlatırsın artık birine; ayak ayak üstüne atarkenki hareketini anlatırsın, sonra en çok giydiği elbisenin rengini, gözlerindeki kaz ayaklarını. ona dair her şeyi anlatınca senin kalbindeki aşkı da özlemi de anlayacak sanırsın. en son biraz ağlarsın dizinde, hiçbir şeyin tekrarının olamayacağının bilincine varırsın, hayat buymuş dersin. bir ömür buna harcanıyormuş demek ki dersin. olsun, olsun. buna değer. değer. değer. uzun zamandır bana böyle güzel, samimi hissettiren, sonunda da ağlatan bir kitap okumamıştım. salt söz konusu Ankara olduğu için mi bilmiyorum ama (muhtemelen
Edebiyat
Ankara, Mon Amour!Şükran Yiğit · İletişim Yayınları · 20221,643 okunma
9/10
·102 syf.··
2019 30. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 11 Mayıs 2019 18:30
Tarihsel süreç içerisinde bir(?) benliğe sahip olan ve diğer canlılardan akıl sahibi olmasıyla ayrılan insan sahip olduğu bu akılla yaşamda bir yere ait olmaya çabalamış ve gerek maddi gerekse manen bütün ihtiyaçlarını türünün diğer üyeleriyle işbirliği içinde karşılamaya çalışmıştır. Toplum denen insan yığını doğanın karşısındaki çaresizliğiyle ihtiyaçlarının değiştiğini fark etmiş ve bu toplumların bir kısmı belki özgeci bir tavır, belki de parasal ve siyasi sebeplerden dolayı doğaya daha fazla hükmetmeye çalışmış dolayısıyla uygarlık dediğimiz olguya adım adım yürümüştür. Peki bu uygarlık beraberinde ne getirmiştir? İhtiyaçların karşılanması ile gelen fiziki tatmin ve insanın büyük insan kitleleriyle daha çok etkileşim içinde olmasının gerekliliğinden doğan birtakım norm ve değerler. Bu iki şey dışında gözden kaçırmamamız gereken diğer şey ise bu kitabın asıl konusu yani insanın vahşi, kontrol edilemeyen, içgüdülerini dizginleyemeyen dolayısıyla ilkel diyebileceğimiz hâli(id) ile bulunduğu toplulukta var olan bütün kural ve değerleri bilinçli bir şekilde içselleştirmeye çalışan, bir özdenetim mekanizması şeklinde işleyen bir diğer kısım(süperego) arasında ortaya çıkan çatışma ve gerilim. Freud kitapta uygarlık evrimi'ni kısaca insan türünün yaşam kavgası olarak betimliyor. Tam olarak bu: yaşam kavgası. İnsanın hayatta kalmak için gereksinim duyduğu temel içgüdüleri -beslenme, güvenlik, cinsellik- vardır; id bunların uygunluğuna bakmaksızın hemen o an karşılanmasını ve tatmin edilmeyi ister yalnız bu yolda id'in önüne uygulamaya konulmadığı sürece suçluluk duygusu ve utanç getirebilecek olan, toplumu memnun etmeyi ve sahip olduğu değerleri içselleştirmiş bir diğer zihin bileşeni olan süperego çıkar. Süperego id'i tamamen evcilleştiremiyor zira yapabilseydi
1000Kitap
Uygarlığın HuzursuzluğuSigmund Freud · Metis Yayıncılık · 20203,985 okunma
Reklam