#Fazlauzaklaşmışolamaz Kevser Hattatoğlu'nun ilk eseri. KESİK, KABUK ve DİKİŞ İZİ isimlerini verdiği bölümlerden mürettep öykü kitabı, neşterini maharetle kullanan eller gibi okuyucusunun şifa bekleyen yaralarına dokunuyor. Kevser Hattatoğlu'nun babalar, anneler ve evlatlardan oluşan rüyalar ve hayallerle örülü dünyasında; gerçekliğini hepimize inandırdığı Handelibe'nin sokaklarında, onun dili kullanmadaki ustalıklı rehberliği eşliğinde dolanıyoruz. Birçok hikâyesine öylesine aşinayız ki aynı zamanda ilk kez onun kaleminde can buluyor gözden kaçırdıklarımız. Yazdıklarıyla ilham kaynağı olmaya, onulmaz yaralara şifa olmaya devam etmesi dileğiyle...
İlk öyküsü Ondan Geriye Say. Doğumunda annesiz kalan ve eksik kalan bu yanı hiç dolmayan yalnız bir adamın kalp nakliyle hayata tutunma çabasını okuduğumuz öykü, yaşamın doğum ve ölüm dengesinden ibaret bir gerçeklik olduğunu hatırlatıyor okuyucuya. "Çünkü kendini anlatmak zordur. İnsanlar birkaç etiketle tanımlar seni ve sökmek kolay değildir onları bedeninden."
Hangi Elimde öyküsüyle hüznün ve mutluluğun aynı anda yaşandığı hastane koridorlarında dolanmaya devam ediyoruz. "Beklenmeyen bir çocukmuşum ben." diyor Ahmet. Anne ve babanın geç yaşlarda çocuk sahibi olma utancını bir ömür ruhunda taşıyan, babasıyla oynadığı o kısacık hangi elimde oyunlarıyla avunan bir çocuk yetişkin o. Fazla uzaklaşmadan, her an her yerde karşılaşabileceğimiz biri. "Geç kalmış insanların hayatı bir yerden yakalamak için aldığı fazla düşünülmemiş kararlara benzerdi gayreti, küçümsemezdim." dediği satırlarla bütün yoksunluklarına rağmen babayı mazur görmenin, bu toprakların çocuklarına yaraşır bir haslet olduğunu düşünüyoruz.
Son Konserve Kavanozu annesini ondan geriye kalan son konserve kavonozunda arayan bir kadının hikâyesi. Mükemmeliyetçi
Sefiller benim için en çok “insanın değişip değişemeyeceği” sorusu etrafında dönen bir roman.
Jean Valjean’ın hikâyesi, bir hatanın insanı nasıl damgaladığını ama aynı zamanda bir iyiliğin o damgayı nasıl kırabildiğini gösteriyor. Bence Victor Hugo burada şunu çok net söylüyor: Toplum çoğu zaman insanı yaptığı hatadan çok, o hataya verdiği etiketle yargılıyor.
Valjean’ın dönüşümü ise sadece “iyi biri olmak” değil; sürekli kendini yeniden seçmek gibi. Çünkü roman boyunca her doğru seçim aslında daha zor bir kararın içinden geliyor. Yani iyilik burada doğal bir şey değil, bilinçli bir mücadele.
Javert tarafında ise tam tersi bir dünya var: Kuralların değişmez olduğuna inanıyor. Ama roman ilerledikçe görüyoruz ki hayat, kurallara sığmayacak kadar karmaşık. Javert’in kırılması da bu yüzden çok güçlü; çünkü inandığı sistemin içinde kendine yer bulamıyor.
Kısaca benim yorumum:
Sefiller, “insan geçmişinden kaçamaz” değil, “insan geçmişine rağmen başka biri olabilir” fikrini anlatıyor.
Bazen insanlar seni bir isimle değil, bir etiketle hatırlar. “Kuru Kız” da böyle bir hikâye.
Toplumun küçümsediği, görünüşü yüzünden değersiz saydığı bir kadının iç dünyasını anlatıyor. Yalnızlık, mahalle baskısı ve yıllarca biriken kırgınlıklar… Ama aynı zamanda öğrenmenin, merakın ve kendini yeniden kurma cesaretinin hikâyesi.
Küçük bir şehirden, hayallerin en uzak noktasına uzanan bir yolculuk…
Bazen yeni bir hayat başlatmak için sadece bir karar yeter.
Kuru KızAyfer Tunç · Can Yayınları · 20237,9bin okunma
Martin Eden; yoksul ve eğitimsiz bir denizcinin aşkı uğruna kendini geliştirerek ünlü bir yazara dönüşmesini, ancak başarıya ulaştığında toplumun samimiyetsizliğiyle yüzleşmesini anlatan çarpıcı bir romandır.
Romanın ana fikri; bireysel başarının ve bilginin, eğer toplumsal bir bağdan ve samimiyetten kopuksa, kişiye mutluluk getirmeyeceğidir. Martin Eden, cehaletin mutluluğunu kaybetmiş ama bilginin getirdiği yalnızlığı da kaldıramamıştır. Ayrıca kitap, başarının "takdir edildiği" anın, başarının kendisinden ziyade o başarının getirdiği "etiketle" (ün, para vb.) ilgili olduğunu vurgulayarak sert bir toplum eleştirisi yapar.
"İnsan böyle kaybeder. Büyük bir çöküşle değil; küçük gevşemelerle. Açık inkarla değil; makul gerekçelerle. Bir anda değil; yavaş yavaş. Kaybettiğini anladığında ise iş işten çoktan geçmiştir."
Gazali’yi iki bölümde ele alan bu kitabı okurken, aslında sadece bir düşünürü değil onun hakkında dönen yargıları da tanımış oldum.
İlk bölümde Gazali’nin fikir dünyası anlatılırken ona yöneltilen haksız eleştiriler ve hakkında ortaya atılan iddialar da ele alınmış. En çok etkileyen yerlerden birisi bu kısım oldu çünkü çoğu zaman bir ismi ona yapıştırılan etiketlerle tanıyoruz. Yazar burada Gazali’nin neden belli kalıplara sıkıştırıldığını, hangi dönemsel şartlar içinde değerlendirildiğini açıklamaya çalışır bu sayede onu yalnızca bir etiketle değil yaşadığı çağın içinden anlamamızı sağlar.
İkinci bölümde ise düşünceler bilgi, akıl, dünya ve hakikat gibi başlıklar altında Gazali’nin nerede durduğunu, neye itiraz ettiğini ve neyi savunduğunu daha net görebiliyoruz. Özellikle bu kısımda çoğu yerde durup yeniden okudum ve tekrar tekrar düşündüm. Benim kalbim temiz demek neden tehlikeli? Kalbin temiz olduğunu söylemenin bazen insanı sorgulamaktan alıkoyabileceğini, hataları görmeyi zorlaştırabileceğini söylüyor bize. Bunun üstüne düşünmemiştim hiç ama bu kısmı okuduğumda farkına varmamı sağladı. Kitaba ismini veren İnsan Nasıl Kaybeder kısmında ise gerçekten durup düşündüğüm yerler oldu.
Kaybetmenin bir anda değil yavaş yavaş, fark etmeden başladığını anlatıyordu. Hatta o kısımdan çok hoşuma giden alıntıyı yukarıya yazdım.
Kısacık bir kitap ama anlatımı derin ve etkili.
Bir düşünürü tanırken aynı zamanda insanın kendisini tanımasına da imkan sunuyor. Tavsiyemdir
Roman, sakarlık gibi masum görünen bir kelimenin arkasına saklanmış derin bir kırılganlığı anlatıyor. Buradaki “sakar”lık yalnızca fiziksel beceriksizlik değil; hayata, ilişkilere, bedenine ve dile tutunamama hâli. Seurat, karakterini bir etiketle tanımlamıyor; aksine o etiketin altında ezilen, kendine yabancılaşan bir ruhu incelikle açıyor.
Cümleler kısa, neredeyse çekingen. Sanki yazar, fazla kelime kullanırsa duyguyu incitecekmiş gibi temkinli.
Seurat, Diana’nın yaşadıklarını anlatırken özellikle yüksek sesle konuşmamayı seçiyor. Şiddet sahneleri abartılı tasvirlerle değil, eksik bırakılmış cümlelerle, yarım duygularla var oluyor. Bu da okuru daha çok sarsıyor. Çünkü Diana’nın yaşadıkları bağırmıyor; içerde, derin bir yerde çürüyor. En gerçekçi tarafı da bu zaten: Şiddet çoğu zaman dışarıdan fark edilmez, ama içeride kalıcı izler bırakır. SakarAlexandre Seurat