Ondan sonracığıma, sen ölçeriyorsun ki, komşular köyleri bırakıp kentlere yörüsün! Yörüsün arkadaş! Yörüyenlere dur deyen yok zati! Emme köyler boşalmasın . . . Köyler boşaldı mı hepimiz boku yidik Emin beyim! Ulusun milletin kaynağı, beşiği, köyler değil mi? Bu kaynağı kurutup, nerde üreteceksin milleti? Köyü söndürdün mü memleket söner beyim! Elleme giden gitsin, yörüyen yörüsün. Emme kaynak kurumasın.
“Bizans İmparatoru Jüstinyen tarafından Sakarya üzerine 553 miladi senesinde yapılmasına başlanmış olan bu köprü 561 yılında bitti. Köprünün üzerinde evvelce güzel bir kitabe varmış, bugün yok:
‘Barbar kabileleri gibi azgın cereyanı şu kemerlerle kesilen ey Sakarya! Sen de şimdi mütehakkim bir eserin esiri olarak akıyorsun. Evvelce gemleri azıya almış, zapt olunmaz bir mahluk iken, şimdi aşınmaz bir taşın sıkleti altında yatıyorsun.’
Garip olan bir şey varsa bu kadar sert olduğu söylenen Sakarya, bu ebedi esarete tahammül edemeyerek yolunu değiştirmiş; bu köprünün altından geçmeyerek doğu istikametine doğru çekip gitmiştir. Nehrin eski yatağı yavaş yavaş tortularla o kadar dolmuştur ki köprünün su kesim seviyesi bugün toprak altındadır.
Türk enerjisi, ancak, planlaşmış, nizamlaşmış, inzibatlaşmış bir çarka takıldığı zaman mucizeler doğurur.
Hiçbir tarafı yapılmamış olan bir vatanın bayrağı Kahire'ye dikilmek için havaya giden bu enerji, boş Anadolu'yu zengin ve ümranlı bir vatan yapmak için hiçbir vakit kullanılmadı.
Osmanlı saltanatı son bürokrat iken, bürokrasi bile tam Arap, yahut yarı Araptır. Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk 'e az rastgeliyordum.
Osmanlı imparatorluğunda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu
olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi.