1900'lerin ilk çeyreğindeki erkeklik ve kadınlık kavramları açısından feminist eleştiriye beşi bir yerde kıymetinde bir hazine sunan bu kurgu, yazarın yazma sanatı açısından hayranlık uyandıran maharetinin bir semeresi ve haikaten okunmayı hak eden bir eser. Dahası; ilgilisine, İstanbul'un kendisine mahsus kültürünü, dönem ağzını ve gündemlerini takip etmek için oldukça verimli malzeme de sağlıyor.
Baştan sona kadın-erkek eşitsizliği sorununu kurgunun merkezine koyan yazar, hicivci üslubuyla ulaşabildiği diğer tüm dönem aktörlerine oklarını yönelterek memleketinin bir resmini de çizmektedir: Komşu hanımların dedikodusuyla salgınlaşan korku, geleneksel hanımların genç kızların hiçbir şeyini beğenmeyip iftiraya varmaları, tahsil görmüşün kibri ve faydasızlığı, zengin-fakir sınıfı arasındaki uçurum, dinî hükümleri kullananlar, belediye hizmetlerinin berbatlığı, yanlış batılılaşma vb. Üstelik bunlar metne öyle güzel yedirilmiş ki çok zaman gözden bile kaçabilir. Belki de eser, bir Meşrutiyet devri ürünü olsa da bu kıyıda köşede bahsetmeler, çok değil daha birkaç sene evvel hafiyelerle başı fena hâlde derde giren çağdaşlarının akıbetinden kaçınma içgüdüsünün neticesidir. Yine de, yazarın, malzeme konusunda oldukça cüretkâr davrandığını söylemek gerek.
Kurgu, İstanbul'un o tariheki gerçek gündemi olan Halley kuyruklu yıldızından yola çıkarak yapılan konferans ve ortaya çıkan mektuplaşmalar üzerine inşa edilmiş. Konferans kısmı, İrfan Galib'in tahsilinin bir kutsama ayini olduğu kadar kadınlardan nefret etmesinin altında yatan sebebin bir intikamıdır. İstanbullu hanımların cehalete dayanan korkularını istismar etmenin bir aracıdır. Mektuplaşmalar ise aradığı tipteki kadının ruhu üzerinde yarattığı gerilimleri vermektedir. Bu iki unsurun ortak noktası ise kahramanların