İnsanlık tarihinin en görkemli düşüşüne, gökyüzünün gümüş kapılarından cehennemin kükürtlü karanlığına uzanan o devasa uçuruma hoş geldiniz. John Milton, Kayıp Cennet ile sadece bir hikaye anlatmıyor; o, kelimelerden bir katedral inşa ediyor ve bizi bu yapının en karanlık mahzenlerinde, "hükmetmenin hizmet etmekten daha evla olduğu" o meşum fısıltıyla baş başa bırakıyor.
Milton’un kalemi, mürekkebini sanki bizzat yıldız tozundan ve cehennem ateşinden almış gibidir. Kitabın kapağını araladığınız an, kendinizi alışıldık bir edebi metnin içinde değil, evrenin henüz şekillenmediği, ışıkla karanlığın amansız bir kavgaya tutuştuğu o kadim başlangıçta buluyorsunuz. Yazar, kör gözlerinin ardındaki o muazzam vizyonla, Tanrı’ya isyan eden Mağrur Melek’i öylesine kanlı canlı, öylesine trajik bir ihtişamla resmediyor ki; okur olarak kendinizi bir yandan kutsal olanın dehşetine kapılmış, diğer yandan Şeytan’ın o yıkık ama boyun eğmez gururuna hayranlık duyarken yakalıyorsunuz. Bu, edebiyat tarihindeki en büyük paradokstur: Milton, kötülüğü bile estetik bir zirveye taşıyarak insanın içindeki o bastırılamaz isyan dürtüsünü kağıda dökmüştür.
Okurken nefesinizi kesen şey sadece olay örgüsü değil, Milton’un Türkçede bile yankısı dinmeyen o ağırbaşlı, müzikal ve adeta ilahi bir ritme sahip üslubudur. O, Adem ile Havva’nın masumiyetini bir şafak vakti kadar berrak anlatırken, cennetten kovuluşun acısını ise ruhunuza saplanan bir hançer gibi hissettiriyor. Bilgi ağacının yasak meyvesine uzanan o el, aslında sadece bir günahın değil, insanın kendi kaderini tayin etme arzusunun, acıyla yoğrulmuş özgürlüğünün ilk adımıdır. Milton bize şunu fısıldar: Cennetten kovulmak bir son değil, insanın kendi içindeki o bitmek bilmeyen trajedinin, varoluş sancısının asıl başlangıcıdır.
Kayıp Cennet,