Eylemsizliğin laneti, çoğu zaman fark edilmeyen fakat varlığın en derin katmanlarını kemiren bir eksilme hâli olarak belirir. İnsan, yaratılış anlatılarında çoğu kez kusurla damgalanır; eylem ise bu kusurun zorunlu dışavurumu, telafisi imkânsız bir kader gibi sunulur. Sisifos’un kayası, Gılgamış’ın arayışı, Homeros’un kahramanları… Hepsinde ortak olan şey, kusurun aşılabilir bir hata değil, ancak eylemle katlanılabilir bir yazgı oluşudur. Kusur tekâmül ettirilemez; çünkü kusur, tam da hareketin gerekçesidir.
Bu bağlamda bazı düşünce sistemleri eylemi bir yük, bir cezalandırma biçimi olarak kodlarken, bazıları onu varoluşun meşru ve hatta kutsal bir ritmi olarak görür. İslam’da çalışma, edilgenliğin değil, varoluşla uyumun bir tezahürü olarak değer kazanır; eylem, bir tür ibadet gibi anlamlanır. Ne yalnızca Marx’ın homojenleştirici zorunluluğuna indirgenebilir bu durum, ne de liberal tahayyülün uçsuz bireyselliğine. Eylem burada ne bir zorunluluk travmasıdır ne de salt bir özgürlük gösterisi; daha çok, varlığın kendini gerçekleştirme biçimidir.
Fakat asıl mesele burada başlar: eylemin yokluğu. Üretmeyen zihnin, hareketsiz bedenin içinde biriken o ince, neredeyse duyulmayan huzursuzluk. Eylemsizlik, sanıldığı gibi bir dinlenme hâli değil, giderek kendini çoğaltan bir eksilmedir. İnsan, akıştan çekildiğinde yalnızca zamanı değil, kendisini de yitirir. Çünkü var olmak, sürekli bir oluş içinde kalmayı gerektirir; bir dönüşüm, bir bozulma, bir yeniden kurulum döngüsünü.
Ölüm bile bu döngünün dışında değildir; o, bir nihai durak değil, başka bir düzeyde devam eden bir dönüşümün parçasıdır. Oysa eylemsizlik, bu sürekliliğin dışına sızan, zamanın dokusuna karşı işleyen yapay bir duraklama hâlidir. İnsan, kendi morfolojisine aykırı biçimde, bir anı dondurmaya, bir boşluğu