Ne var ki, eyleme geçmeyi ertelerken organizmanın harcadığı enerji, o eylemi gerçekleştirerek harcayacağı enerjiden çok daha fazla olduğu gibi, kişinin kendine saygısının azalmasına da neden olur. Çünkü en sonunda eyleme geçmek "zorunda" kaldığımızda bu artık kendi seçimimiz olamaz. Kendi seçimimizin dışında sürüklenmiş olmanın bedeli ise mutsuzlukla ödenir. Hepimizin içinde var olan "tembel'e de fırsat tanımalıyız, ama zamanını iyi seçerek. Bazı durumlarda ise eyleme geçmekten tümden vazgeçer, "Yapamam ki!", "Beceremem ki!" gibi gerekçeleri kullanırız. Oysa, bir şeyi denemeden beceremeyeceğimizi nasıl bilebiliriz. Yenilgiyle yüzleşme korkusuna tutsak olmak ise daha büyük bir yenilgidir. Üste-lik, "Yapamam ki!" gerekçesiyle gerçekleştirmekten kaçındığımız davranışların çoğu aslında yapmak istediklerimizdir. Yapmak istemediklerimiz zaten aklımıza gelmez.
Eylemsizlik... Ruhunu yitiren çağın insanı neyin mücadelesini verecek? Atalet, rehavet ve sefahat yaşam kodlarını işlevsiz kılmıştır... Aksiyon yok! Heyecan yok! İrade yok! Hareket olmayınca hayat boş, kof, durağan, monoton kalır, çekilmez bir hal alır. Ne düşünme eylemi... Ne okuma eylemi... Ne sorgulama eylemi.... Ne inşa ve ne de imha eylemi yok... Kendini dondurmuştur...
Kimi insanlar vardır, hep seyirci kalırlar; hiçbir eylemi gerçekleştiremezler, ama bazı bazı bilinmedik, anlaşılmadık bir itki altında, kendilerine kendi kendilerinin bile yakıştıramayacakları bir çabuklukla eyleme geçerler.
Bizi ileriye doğru iten eylemin aksine, tefekkür bizi her zaman olduğumuz yere geri getirir. Bizi her eylemden önce gelen, hatta her eylemi içeren bir orada-oluşa açar. Tefekkürün doğasında bir eylemsizlik boyutu vardır. Kendini olana bırakır.
Yüce Efendimizin -ki ismiyle kutsaldır- dili suskunluğu, suskunluğu ise onun dilidir. Görmesi körlük, körlüğü ise görmektir. Eylemi eylemsizlik, eylemsizliği ise eylemdir.
Eve gidin ve bunun üzerine düşünün.
.