Kafka'nın şöyle bir sözü vardı:"Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı...". "Tatar Çölü" kesinlikle öyle bir kitap. İlk bunu söylemek istiyorum.
Bizler, vazgeçilmez sandığımız şeylerin esiri olmuşuz esasen. Büyük zaferler, parıltılı anlar bekleyerek kendi ördüğümüz duvarların içinde hapsolmuşuz. Bunun farkına vardığımızda ise, kaybettiğimiz zaman, hayatımızın çok büyük bir parçası oluyor genelde. Bu parçayı yitirmiş olmak, geri kalan zamanı güzelleştirme şevkini alıyor bizden. Ördüğümüz duvarları yıkmak yerine, dışarıda akan dünyayı görmemek için onları daha da yükseltiyoruz. Ya da bağlıyoruz gözlerimizi, tıkıyoruz kulaklarımızı. Ancak zihnimiz durmaksızın bir dişli gibi işler ve her an hatırlatır. Bu kitabı okurken ara ara nefesiniz kesilirse, bilin ki siz de o kaledesiniz. Her birimizin Bastiani Kalesi'nden çıkabilmesini diliyorum. En çok da kendimin... Okurken anladım ki, sarınıp sığındığım, ipek yumuşaklığında gördüğüm hırkam, aslında benim bileğime takılı bir pranga imiş...