"Kalbinizi kim kırdıysa affedin. Kalbinizi kırabildiyse sevmişsinizdir. Hakkınız kime geçtiyse helâl edin hak geçecek kadar yakınlaştıysanız, sıla-i rahimdir. Müminler kardeştir. Mümin erkek ve kadınlar birbirine velidir. İncindiysek Fâil-i Hakiki Allâh'tır ve hepimiz O'nda likâ edeceğiz. O Şâfi saracak yaraları. Tesellici Efendimiz de o Kevser başındadır. Bir yudum aldığınızda içinizin acısı dinecek."🌸🤍
Din İslam
- Basir: Her şeyi gören demektir. Evet, Allah Basir’dir. Her şeyi görür. Hiçbir şey ondan gizlenemez ve saklanamaz. Bütün eşya her an O’nun şuhud dairesindedir. Nasıl ki, güneşe karşı perdesiz eşya, güneşin şuasından gizlenemez ve saklanamaz. Güneş, ışığı ile onları ihata eder. Aynen öyle de hiçbir eşya da Cenab-ı Hakk’ın görüşünden gizlenemez ve saklanamaz. Cenab-ı Hak bütün eşyayı tek bir eşya gibi görür; bir görüş, başka bir görüşe mâni olmaz. Allah-u Teâlâ’nın Basir sıfatını tam manasıyla idrak etmek mümkün değildir. Şöyle ki: Basir isminin küçük bir tecellisi insanda da mevcuttur. İnsan bu sıfatın kendindeki tecellisi sayesinde âlemi ve içindeki eşyayı görür. Ancak insanın görme sıfatı sınırlıdır. Mesela duvarı görür, ama arkasını göremez. Şu kadar metredeki eşyayı görür, ama daha ötesini göremez. Önünü görür, ama arkasını göremez. Birisini görürken diğerini göremez.  Önünü görür, ama arkasını göremez. Birisini görürken diğerini göremez. Hâlbuki Allah-u Teâlâ bütün eşyayı aynı anda görür. Birisini görmesi başkasını görmesine mâni olmaz. Zerrelerden şemslere, papatyalardan galaksilere, denizlerin dibindeki balıklardan semavâtın kandillerine kadar her eşyayı aynı anda görür ve müşahade eder. Elbette böyle azametli bir görme sıfatını insanın kasır fehmiyle idrak etmesi mümkün değildir. Bizler Allah-u Teâlâ’nın Basar sıfatıyla mevsuf olduğunu kabul ederiz, buna inanırız. Ancak bu sıfatın künhünü idrak edemeyiz. Cenab-ı Hakk’ın Basir olduğuna şu âlem şehadet etmektedir. Şöyle ki: Her bir mevcut intizamlı ve sanatlı vücuduyla Allah’ın Basir olduğuna şehadet eder ve duymasını bilenlere âdeta şöyle der: Ey insan, bana bak ve beni oku! Bak, nasıl intizamla yaratılmışım. Ve nasıl harikulade bir sanatım var. Bak, her azamda bir denge söz konusu. Bu intizamın ve dengenin
Din İslam
Reklam
... "YAPIYOR" MU "YIKIYOR" MU?
Yaver-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Buharî'de geçen bir ferman-ı mübarekinde eliyle göğsünü işaret ederek buyuruyorlar ki: "Takvâ buradadır!" En doğrusunu Allah bilir. Ben kendi payıma bu hadis-i şerifi iki şekilde anlıyorum: 1) Takva içten dışa başlayan bir iştir. Yâni evveliyâtla ihlâsını göğüste bulur. Orada sahicilik yoksa dışarıdaki kurgu hakiki takvâdan haber vermez. Ancak yapmacıklıktan haber verir. 2) Takvâ öncelikle ferdin yüküdür. İrâde sahiplerinin tek tek, birey birey, birebir sorumluluğudur. Yalnız ötesini/ötekileri sınanma konusu sayarak takvâlı olunmaz. Yâni "Dedem de hocaydı!" veya "Cemaatim var ya!" demekle takvâlı olunduğu görülmemiştir. Aksine, zaman, böyle okumalar sahiplerinin kitlesel olarak pek kolay günaha hücum ettiklerini göstermiştir. Nitekim, ben, FETÖ'deki arızalardan birisini de böyle teşhis ediyordum: Âidiyetlerini o kadar yüceleştiriyorlardı ki birey birey Allah'a olan mesuliyetlerini düşünemez oldular. Göğüslerini unuttular. Bir emirle her şeyi arkalarına attılar. Bu sadece FETÖ'de değil bütün âidiyetlerde bir problem. İster bir partiye ister bir cemaate ister başka türden bir yapıya bu şekilde bağlanırsanız, yâni takvânın göğsünüzde olduğunu unutursanız, onun/onların yaptığı her şeyi doğru bulmaya başlarsınız. Halbuki Müsned'de geçen bir başka Hadîs-i Şerifte de, Aleyhissalâtuvesselâm, Vâbısa radyallahu anh'a şöyle buyurmuştur: "Vâbısa sen kendine sor. İyilik kalbinin rahat ettiği şeydir. Kötülük de kalbini ezen ve bir türlü yer bulamayan şeydir. İnsanlar sana ne kadar "olur" derse desinler sen kalbine danış..." __Bu aslında takvânın, olgunlaşmış bir ferdin, daha doğrusu ferdiyetinde kemâle ermiş bir ferdin, halet-i ruhiyesi olduğuna delildir. Çünkü o Rabbiyle ilişkisinde kendisini birebir sorumlu
Takva ve Erdem
SUFİ TAİFESİNİN İTİKADI
Bu bölüm sofi taifesinin genel itikadı ve bu akaidin ehl-i sünnet vel cemaat akaidi'ne muvafik olduğunun beyanı, sofilerin zikir telkin etmelerinin delili, hırka (cübbe) giydirmelerinin yani halifelik ver melerinin delili ve zikrin adabı hakkındadır. Şunu iyi bilmek gerekir ki bu taife (sofiler) şu hususlarda icma etmişlerdir, hemfikirdir: Allah (Celle Celalühü), ikincisi olmayan Tek bir ilahtır. Eş ve çocuktan münezzehtir. Ortağı olmayan mülk sahibidir. İşleri tek başına tedbir eder. Başka bir icatçıya ihtiyacı olmayıp zatıyla mevcuttur. Bilakis diğer her mevcut, onun mevcudiyetine muhtaçtır. Bütün âlem onun yaratmasıyla olmuştur. O (Celle Celalühü), bizatihi mevcut olup vucudiyetinin evveli olmadığı gibi, bakiliğinin de sonu yoktur. Vücudiyeti mutlak ve daimidir. Binefsihi kaimdir. Cevher değildir ki ona mekân takdir edilebilsin. Araz (varlığı başka şeye muhtaç, başka şeyle kaim) değildir ki bakilik ona muhal (imkânsız) olsun. Cisim değildir ki onun cihet veya yönü olsun. O bunlardan münezzehtir. Kalplerle ve gözlerle (ahirette) görülebilir. Allahü Teala hangi manayı irade etmişse işte o manada arşı üze-rine istiva etmiştir. (Mahlûkata benzemekten ve benzetilmekten mü-nezzehtir.) Dünya ve ahiret onundur. Onun bir misli (benzeri) yoktur ve düşünülemez. O nasıl idiyse şu anda da öyledir. Mekân ve mekânda yer tutan şeyleri yaratmış, zamanı inşa etmiştir. Ve: "Mahlûkatın hıfzının erişemeyeceği, yaratılanların vasıflarının ulaşamayacağı, tek canlı BEN'im" diye hükmetmiştir. O (Celle Celalühü), hadis (sonradan) olanların ona ve onun hadis olanlara hulul etmesinden (girmesinden) münezzehtir. Hatta şöyle demelidir: Hiçbir şey yokken o vardı. Çünkü öncelik ve sonralık dahi O'nun sonradan yaratmış olduğu zaman sigalarındandır. Allah'ın kendine kullanmadığını biz de ona
İslâm Dini
EŞEĞE TEŞEKKÜR ETMEK DE BİLİMSELDİR!
Şimdi nerede okuduğumu maalesef hatırlayamıyorum. İdrâk ve iz'ân kelimeleri arasındaki nüansa dair şöyle bir şey öğrenmiştim: İdrâk "aklın inanması"dır. İz'ân "kalbin inanması"dır. İmânın zirvesi ikisinin birden kavrayışıyla olur. Misâlle de açmaya çalışayım: Diyelim ki ummadığınız birisinin kötülüğüne dâir size delil gösterildi. Hayretle dediniz ki: "Nasıl yapar yahu?" İşte, o an yaşadığınız şey, aklınızın inanması fakat kalbinizin inanamamasıdır. Veya tam tersini düşünelim: Kalben kötülüğüne inanmışsınız. Fail-i meçhûl bir kemliği de hattâ ona bağlamışsınız. Sonra şıp diye suçsuzluğunu isbatlamışlar size. Bu defa da şüphenizden hemen vazgeçemiyorsunuz: "Hiç karışmamış ha?" İşte, bu da kalbinizin inandığı şeyde sebatı, ama aklınızın ona muhalefetidir. Bazen aklın kabul ettiğini kalp kabul etmekte zorlanır. Bazen de kalbin kabul ettiğini akıl onaylamakta tereddüt eder. Çünkü aklın ayakları şahitliğine bağlıdır. Çektiği yere gider. Fakat kalbin okuyuşları şahitliklerin ötesine dahi uzanabilir. Mürşidim Bediüzzaman Said Nursî Emirdağ Lâhikası 'nın bir yerinde diyor ki: "Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir..." Bediüzzaman'ın bu dediğini, yukarısıyla ilişkilendirerek, şöyle de anlıyorum: __Evet. İmân sadece akılla şekillenmiyor. Onun tam teşekkülünden önce kalbimizle aldığımız mârifetler de var. Yâni çocukluğumuzdan itibaren bizde bir tasavvur inşâ olunuyor. Akıl daha sonra bu tasavvurun üzerine basarak çalışmaya başlıyor. Eğer bu tasavvurda bir mesele olursa
Tefekkürât
Sıfırdan Bire Varlığın Matematiksel Delili
Sıfırdan Bire – Varlığın Matematiksel Delili Sayılar soyut görünse de varlığın yapısını anlatmanın en yalın yoludur. 2, 3, 1000 dediğimiz her sayı aslında 1+1+1… demektir. Yani çokluk, birlik olmadan var olamaz. Bu basit matematiksel gerçek, âlemin hakikatine de ayna tutar. Etrafta gördüğümüz her şey çokluktan ibaret: ağaçlar, insanlar, yıldızlar. Hepsi tek var ama hiçbiri kendi başına ayakta durmuyor. Işığı karanlıkla, varı yokla tanıyoruz. Bu da gösteriyor ki mahlukatın varlığı kendinden değil, ödünç. Sıfırdan bire geçişte bir failin elini görmek gibi, âlemin ademden vücuda geçişinde de bir “Kün” emri var. *1. Çokluk: Âlem = 1+1+1...* Âlem, bağımsız parçaların toplamı gibi görünür. Bir ağaç tek başına var, bir insan tek başına var. Ama her biri varlığını sürdürmek için suya, havaya, gıdaya, sebebe muhtaç. Matematikte de durum aynı: 2’yi yazmak için 1’e ihtiyaç duyarız, 1000’i yazmak için de. 1 olmasa çokluk diye bir şey doğmaz. İbn Arabi buna “müstear varlık” der. Mahlukatın varlığı kendinden değildir, Allah’ın varlığından pay alarak ayakta durur. Sürekli tutan el çekilse, her şey anında adem’e döner. Çokluk tek başına delil değil; bir delile işaret eder. *2. İmkân: 0’dan 1’e Geçiş = Adem’den Vücud’a Geçiş* Kritik nokta burada: 0 kendiliğinden 1 olamaz. Hiçlikten bir şey çıkmaz. “Odada 0 elma var” dediğimizde elmanın fikri zihnimizde var, imkânı var. Ama o imkânı fiile çıkaran bir irade olmalı. İbn Arabi bunu “imkân mertebesi” olarak açıklar. Âlem var olmadan önce var olmaya kabiliyetliydi, ama kabiliyet yetmez. “Ol” diyen bir Fail gerekir. Âlemin hadis, yani sonradan olmuş olması da bunu gösterir. Değişen, bozulan şey varlığı kendinden olamaz. O halde imkân mertebesinde bekleyen âleme “var ol” diyen bir irade şarttır. Matematikteki 0→1 sıçraması ile kelamdaki
Felsefe-Düşünce
Reklam
Reklam