Başkaları tarafından özlenen insanlar cennete giderler. Cennet, başkalarının kalbinde işgal ettiğimiz yerdir.”
Kimler Sever: Okuma tembelliğinden çıkmak isteyenler
Kimler Sevmez: Doğa severler
Ludo Angola’nın bağımsızlık mücadelesi esnasında kardeşi ve eşinin gizemli kaybıyla yalnız kalır. Dış dünyayla arasına bir duvar örer, terasta yetiştirdiği sebzeler ve terasa konan güvercinlerle beslenir, ısınmak için evdeki parkelere kadar yakar. Köpeği fantasma ile böyle izole geçen yıllardan sonra bir gün terasında Sabalu’yu görür.
Kitap gerçek hayat hikayesinden yola çıksa da o ruh halini aktaramamış. Akıcı bir dili var ki sevdiğim tek yönü bu olabilir evet ama bir şey anlatmıyor ki Angola’nın bağımsızlık mücadelesinden kültüründen karakterlerin ruh hallerinden bölük pörçük bahsedilmiş. Sonunda güya hepsinin yolu kesişiyor ama o zamana kadar olaylar öyle daldan dala ki. Önce film senaryosu olarak yazıldığı için o “senaryo etkisi” çok hissediliyor. Che Guevara’dan sonrasını resmen yarım bırakmayayım diye kızarak okudum. Sayın Agualusa o sahne gerekli miydi gerçekten
Farklı bir kültür bilmediğim bir mücadele çok daha güzel yansıtılabilirdi diye düşünüyorum. Marquez ve Coetzee karışımı olduğu iddiası abartılı
Bir de neden koca koca sayfaların bu kadar boş bırakıldığını anlamıyorum ya.Normal yazılsa 100 sayfa tutmayacak bir kitap için bu kadar kağıt israfına gerek var mı? Hele ki bir yer var 5 sayfada toplam 3 satır yazı yok.
Neyse sakinim ve sevemedim
Jose Eduardo Agualusa Ailesinin ölümünden sonra, kız kardeşinin evinde yaşamaya başlayan Ludovica nadiren dışarı çıkardı. Sıkılan gençlere Portekizce öğreterek biraz para kazanır, bunun dışında okur, nakış işler, piyano çalar, televizyon izler ya da yemek pişirirdi. Ludo böylesine sakin bir yaşam sürerken kız kardeşi evlenme kararı alır tabii ki Ludo'da onlarla beraber yaşayacaktır. Angola'nın başkenti Luanda'da en lüks apartmanlardan biri olan bir eve taşınırlar Predia dos İnvejados, 'Kıskanılanlar Apartmanı'... Yaşam tekdüze seyrinden yavaş yavaş çıkmaya başlar Angola halkı 500 yıllık Portekiz işgaline, sömürüye, kapitalizme bir dur demek için direnişe başlar. Devrim sokaklarda sesini iyiden iyiye hissettirir. Kolonya güçler, devrimciler ve milliyetçi tayfada yer alıp Amerikan hegomanyasını savunanlar arasında büyük çatışmalar yaşanır ülke derin bir iç savaşa sürüklenir. Bu kargaşa Ludo'nın kız kardeşi ve mühendis eşine de bulaşır, ikili fidye için kaçırılır bir daha haber alınamaz onlardan. Ludo bu savaşın ortasında albino olması sebebiyle bembeyaz olan kurt köpeği Fantasma ile tek başına yaşamaya başlar.
Kapısının önüne bir duvar örer önce evini binadan ayırır, sonra da kendini ve benliğini tüm dünyadan.. Evin odalarından, kitaplarından, duvarlarından ve duvarlara kömürle yazdığı anılarından ibaret bir hayat yaşamaya başlar. Evden çıkmadığı için evde kalan erzakla yaşamaya çalışır, saksılara ekin eker sebze yetiştirir, balkona konan güvercinleri avlayıp beslenir, yan komşularından tavuk çalar erzak çalar ve bir şekilde hayata tutunur. Koca bir 30 sene bu sürüncemede geçer o artık dünyada yer kaplamamakta unutulmaktadır. Ta ki küçük bir çocuk yan tarafa kurulan iskeleden Ludo'nun evine geçip onu ve hayatını keşfedene kadar..
Unutmanın Genel Teorisi Angola'nın bağımsızlığını
Şiddeti ve kavgasıyla, kutlamaları ve neşesiyle, açlık ve zenginliğiyle, şarkıları ve ağıtlarıyla ve daha binbir gürültüsüyle akıp giden koca bir hayat nehrinin ortasında bir ada oluşturmak mümkün mü? Eğer çok korkmuş veya insanlardan nefret ediyorsanız, başka çareniz kalmamışsa mümkün? Ludo evinin girişine bir duvar örerek kendi adasını dünyadan koparıyor. İnsanlardan nefret eden ya da onlardan korkan (nefretin temel sebebi aslında korku değil midir zaten?) her insan gibi insan olmayan bir canlı ya da canlılar ona yetiyor, Ludo köpeği Fantasma, ağaçları ve çiçekleri ile adasında pek mutlu denemese de kendine göre güvenli bir hayatı seçiyor. Dışarıda kıyametler koparken Angola bir savaşın, şiddet ve işkencelerle dolu bir dünyanın içine yuvarlanırken Ludo tüm bunlarla bağını sanki incecik bir iplikmişcesine kesip atıyor. Issız ada hikayelerine bambaşka bir boyut ekliyor Ludo. Olup bitenler aynı olmasına rağmen bu öykü bir adada değil şehrin göbeğinde bir apartman dairesinde geçiyor.
Unutmanın genel teorisi sadece Ludo ve adasından oluşmuyor elbette. Çok sayıda ilginç karakterin öyküleri de yer alıyor kitapta. Her ne kadar bazı bölümlerde "e ama bu kadar da tesadüf olmaz ki" dediysem de aslında hayatta da çok acayip tesadüfler olduğunu düşününce "neden olmasın ki" dedim. Kitaplarda mantık hataları bulmanın okuma zevkini mahvettiğini unutmadan okumaya devam ettim. Zira hayat bazen kitaplarda olup bitenlerden daha saçma ve çok daha mantıksız değil mi?
Kitabın bazı bölümlerini çok sevdim. Özellikle Madalena'nın Küçük Şef'e söylediği "İnsanları yemek masasına oturtmakla başlayan devrimlere inanıyorum." cümlesini söylediği bölümde kadınların ve erkeklerin tavrı konusunda uzun uzun düşündüm. Madalena "Sen ve arkadaşların büyük kelimelerle ağzınızı dolduruyorsunuz: sosyal
"İnsanlığın olmadığı yerde Tanrı da yok. Tanrı'ya da insanoğluna da inanmamayı sürdürüyorum Fantasma öldüğünden beri onun ruhuna ibadet ediyorum. Onunla konuşuyorum. Beni duyduğuna inanıyorum. Bu hayal gücünün zorlaması değil hele mantıksızlık, hiç değil yalnızca mantıksızlıkla da açıklanabilecek tamamen başka biri yeti. Kendi kendime mi konuşuyorum? Belki de Tanrı ile konuştuğu için böbürlenen azizler gibi ben daha az kibirliyim. Bir köpeğin tatlı ruhu ile konuştuğuma inanarak kendi kendime konuşuyorum."
Angola'nın bağımsızlık mücadelesi verdiği dönemlerde Ludo kapısının önüne bir duvar örer ve kendisini dört duvarın içine hapseder. Otuz yılı aşkın bir süreyi terasta yetiştirdiklerini yiyerek, kitapları ve eşyaları yakarak, yaşadıklarını önce defterlere sonra da duvarlara yazarak geçirir. Bu süreçte de en yakın arkadaşı Fantasma'dır. Yani, köpeği. Ama işlerin kendisi için nahoş bir hal aldığı bir gün mutfak tezgahında bir kola ve ekmek görür. Sorgulamadan bunları yiyen Ludo ertesi gün daha fazlası ile karşılaşır ve en nihayetinde karşısına bu yiyeceklerin kaynağı olan insan çıkar, Sabalu. Ve Sabalu ile Ludo'nun hikayesini okurken buna paralel olarak bir sürü faklı hikayeyi de okuruz....
Ludo'nun kendisini yıllar süren yalnızlığa mahkum etmesinin sebebi de içime oturdu desem yeridir çünkü kitap bu noktada günümüz problemlerinden birine de ustalıkla değiniyordu.
Ve kitabın en etkileyici yanlarından birisi de Ludo'nun gerçek olması. Yazar Ludo'nun günlüklerinden yola çıkarak onun etrafına farklı hikayeler örerek böyle bir kitap ortaya çıkarmış ve bu roman 2017 Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüş.
Ablası sayesinde yolu Angola’ya düşen Portekiz’li Ludovica, bir daha bırakın ülkeyi 28 yıl boyunca evinden dışarı çıkamayacağını bilebilir miydi hiç? Gökyüzüne dahi bakamayan, şemsiyesiz dışarı çıkamayan Ludo Angola’nın bağımsızlık mücadelesindeki iç savaş başladığında ablasının evinde köpeği Fantasma ile bir başına kalakalır. Ve evet o kalakalma hali tam 28 yıl sürer. Dairesinin dışına bir adım dahi atmadan, terasında yetiştirdiği mısır ve fasulyelerin yanı sıra avladığı güvercinlerle beslenir. Hislerini önce defterlere, onlar bitince duvarlara yazar. Bu esnada dışardaki hayat da hiç kolay değildir. O evinde atıl otururken onun hayatına uzaktan ya da yakından değenler sarmal bir döngü içinde çalkalanıp durur ve birbirlerine aynı iple bağlı olduklarını Ludo dahil herkes aynı apartmanın içinde yan yana geldiğinde görürler.
Karakteri bol bir kitap ve en alakasız görünenler dahil tüm karakterlerin birbirine değme şeklini çok beğendim. Ludo’nun şiirsel bir biçimde kağıda döktüğü hislerini de…Hele kendine son notu çok hüzünlendirdi. Aslında her karakterin yaşadığı şeyler insana dokunan cinsten. Her ne kadar kitabın bütününün kurgu olduğu notu düşülse de Ludo’nun dramı gerçek bir hikaye. Kendini eve kapatmadan önce de neden açık alana çıkamadığını, gökyüzüne dahi bakamadığını kitabın sonunda öğreniyoruz. Bir ömrün utanç ve korku yüzünden heba edilmesinin gerçek olduğunu bilmek bana çok dokundu.
Angola,Afrika kıtasında bir ülke. 1975 yılında 30 yıla yakın bir süre devam eden iç savaş sonrası bağımsızlığını kazanmış. Ve o zamana dek 500 yıl boyunca Portekiz sömürgesiymiş.
Yazarımızın iç savaş süreci arka planında anlattığı agarofobisi(açık alan korkusu) olan Ludo'nun hikâyesi bu kitap. Önsözünde Ludovica Fernandes Mano'nun 5 Ekim 2010'da 85 yaşında öldüğünü ve 28 yıllık günlüklerini yazara verdiğini söylüyor. Malesef internette bunu doğrulayıcı bir bilgi bulamamdım ama yine de bu hikâyenin yaşanmış olma ihtimali bile çok etkileyici.
Gelelim kitabımıza. Ludo çocukluktan beri gökyüzünden korkan bir kız. Yaz kış bir şemsiyeyle dışarı çıkabiliyor. Ailesinin ölümü ve ablası Odete'in evlenmesi sonucu kardeşi ve onun eşiyle Angola'ya taşınıyor. Ve artık neredeyse hiç evden çıkmaz oluyor. Odete'in eşi Orlando tarafından hediye edilen albino köpeği Fantasma ile biraz sosyalleşebiliyor. İç savaşın başladığı sıralarda ablası ve eniştesi bir misafirliğe gidiyor ve hiç geri dönmüyorlar. Korkan ve endişelenen Ludo bazı olaylar sonucu dış kapının yerine duvar örüyor ve 30 yıl boyunca hiç ayrılmayacağı eve kapanmış oluyor.Terasa başında bir kutuyla çıkarak oradaki meyve sebze ekip dikiyor ilgileniyor Luda. Zamanla azalan yemek için güvercin avlıyor;azalan yakıt için masa sandalyeleri,kitapları ve hatta döşemeleri söküp yakıyor. Onun hayatının arka planında yaşanılan iç savaştan hikayeler de sunuyor yazar bize.Ve o insanların hikayeleri bir şekilde birbirine bağlanıyor ki bunı da çok beğendim.
Köpeğinin ölümünden sonra gözleri de bozulan Ludo,kendine sakladığı az sayıdaki kitabı da okuyamaz oluyor. Ve sadece günlüğüne,duvarlara,yerlere yazmaya başlıyor.
Uzun zaman sonra Ludo bir gün masasının üzerinde bir ekmek buluyor ve Subalu ile tanışmaları ve bir şekilde