Öncelikle kitap içerisinden yaptığım alıntılar sebebiyle kitabı okumamış olanlar heyecanı kaçmaması adına incelemeyi sonra okusunlar.
Başlarda kitabı okurken savaş böyle mi anlatılır, ilginç bir kitap diye düşünüyordum ama bana farklı bir bakış açısı kazandırdı. İç bir şey yazar topluluğunun seyla’nın ölmesi gerektiğini düşünmesi, çünkü savaşta yaşayarak da ölüm gibi bir hayat sürmesi, okuyucunun sadece okuyup geçmesi gibi hususlara değinmiş yazar. Ve o son. Gerçekten çok zekiceydi. En son yazarımız iç bir şey topluluğuna uyarak seylayı öldürmeyi düşünürken iç bir şey topluluğu mağaradan çıkmış, dağılmış ve hepsi seyla’yı yattığı yerden kaldırmaya çalışıyorlardı. Seyla uyandı ama nasıl bir geleceğe uyandı bunu bilmiyoruz ve yastıklarımıza yaşadığına dair mutlulukla kafamızı koyuyoruz. Oysa seyla ölseydi içimizde bir şeyler acıyacaktı belki. Yazarımız bunun üzerine iç bir şey topluluğunun yazmaya başladığı “içinde bir şey olan kırlangıç” öyküsünü “ kalbi kırık kırlangıç” olarak değiştiriyor. Uzak diyarlara gitmek için havalanan kırlangıcın kendi dibine düşüp ölüşünü yazıyor, ölümünü yazıyor. Bundan sonra mağaradan çıkmayacağını söylüyor. Otel odasına kendini kitliyor, iletişim ağlarından kurtuluyor, perdeleri çekiyor. Sonra baş karakterlerden aksak kendini bir tabutu taşımaya yardım ederken buluyor. Mezar kazıyor. Tabuttan ölü bir kırlangıç çıkıyor. Otelin odasından düşmüş. Aksak kuşları çok seviyor. Alıyor onu eline. Yağmur dökülüyor gökyüzünden. Aksak yağmuru sevmiyor mezarlıktan çıkışı ararken çarpıyor, takılıyor, düşüyordu, paramparça olmuştu. Gönüllüce açık mezarlardan birine yuvarladı kendini göğsüne bastırdığı kuşla birlikte. Tabutu taşıyan diğer adamlar geldiler okumaya başladılar. Aksak seslendi. “Ne okuyup duruyorsunuz! Örtün! Su geliyor! Ölmezsek