• 138 syf.
    ·Puan vermedi
    Peyami Safa'nın yanlış Batılılaşma konusunu ele alarak yazdığı dönem romanlarından biridir.Romanda başkahraman Neriman ve çevresi üzerinden Tanzimat Döneminde ortaya çıkan Batılılaşma hareketinin etkileri anlatılmıştır.Neriman ve Şinasi Doğu küştürüylr yetişmiş iki gençtir.Şinasi,eserde tam anlamda Doğu'nun mümessiliyken,Neriman Batılılaşma ile birlikte yalpalayan,öz kültürden kopuşu ,Macit ise Batı'yı temsil etmektedir.Yazar,genel çerçevede Doğu-Batı çatışmasını ele alırken aslında okuyucuya iç hikayelerle bazı öğütler vermektedir.Neriman'ın iç çatışmalarında bu kültür çatışmaları oldukça sert teşbihlerle savunulurken yazar, Neriman'ın babası Faiz Bey üzerinde düşüncesini hissettirecek şekilde karşı savunmaya geçer.Dil bakımından incelendiğinde yazarın farklı dillere olan hakimiyetini, yabancı kelimelerin yerli yerinde kullanılışından hissedebilirsiniz.Bunun yanında Neriman'ın,Şinasi'nin,Faiz Bey'in ruh çözümlemelerini oldukça ustaca ifade edişi bize yazarın psikoloji alanında da ne kadar iyi olduğunu apaçık göstermektedir.Zaman bakımından bakıldığında vak'a zamanı yaklaşık on gündür.Nesnel zamanı,"Lozan Sulh'undan sonra" (sf.60) ifadesine dayanarak 1930'lu yıllar olarak alabiliriz.Romanda genel olarak somut mekanlar kullanılmıştır.Eserin türüne de ,bir iletiyi sunma amacı taşıması bakımından klasik roman diyebiliriz.Yazar,okuyucuya hayali bir dünyayı değil,nesnel gerçekliğe bağlı bir dünya izlenimi vermeye çalışmıştır.Safa'nın üslubu,dile olan hakimiyeti,gözlem yeteneği,ruh çözümlemelerinin aktarılışı eseri oldukça sürükleyici kılmaktadır.Günümüze de oldukça ışık tutan bu roman,günümüz gençlerinin mutlaka okuması gereken eserlerden biri diye düşünüyorum.Safa'ya sevgi,saygı ve minnet ile..
  • 480 syf.
    ·5 günde·7/10
    İlber Ortaylı'nın farkını ortaya koyup yıllarca başucu kitabı olarak kullanılacak bir kitap yazdığını düşünerek almıştım, yanılmışım. Daha çok Atatürk hakkındaki konuşmalarının bir derlemesi gibi. Derinlemesine bir inceleme yok. Benim beklentim çok daha yüksekti.

    GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (Kendime Notlar)

    1- İMPARATORLUĞU DİRİLTEN NESİL
    1880’liler kuşağı bu dünyayı 30 yaşında öğrenip olgunlaştı. Genç yaşta farklı coğrafyalarda bulunup, çok şey gördüler. Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Enver Paşa bu zümredendir.
    Mustafa Kemal’in soy ağacı konusunda Konya veya Aydın taraflarından göç etmiş yörük Türkmenlerinden olduğu görüşü hâkimdir. Kemal adını okulda hocasının verdiğini biliyoruz. Doğum yılı kesin olmasa bile kuvvetle muhtemel 1881’dir. Doğum tarihini ise kendi seçmiştir: 19 Mayıs.
    Bugün Selanik’te bulunan Atatürk evi, onun Rumeli’de görevliyken kiraladığı bir evdir. Doğduğu ev, o evin arkasındaki evlerden biriydi.
    Selanik kozmopolit bir şehirdi. Çeşitli dillere, dinlere sahip topluluklar bir arada yaşıyor. Kozmopolit bir şehirde büyüyen insanlar farklı kültürlerle, farklı din ve dillere sahip insanlarla bir arada yaşamaya alışkındırlar. Kırsal ve homojen bölgelerde yaşayanlara göre daha toleranslı, daha geniş düşünen bir karaktere sahip olurlar. İstanbul, Selanik ve Beyrut imparatorluğun önde gelen kozmopolit şehirlerindendi. Atatürk de böyle bir ortamda büyüdü.
    Erken yaşta ailesinden ayrılan çocuklar, erken yaşta kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenirler. Mustafa da böyle yetişti.
    Mustafa, ailenin dördüncü çocuğuydu. Bir ablası ve iki abisi küçük yaşta öldü. Daha sonra iki kız kardeşi daha olmuş ama sadece Makbule yaşamıştır.
    Ali Rıza Bey 42 yaşındayken Mustafa doğmuştur. Ali Rıza Bey öldüğünde Mustafa 6-7 yaşlarındaydı.
    2 – HER ZAMAN ASKER OLMAK İSTEMİŞTİ

    Atatürk küçüklüğünden beri hep asker olmak istemiştir. Annesinden gizli olarak askeri okul sınavına girmesinden de bunu anlayabiliyoruz. Başarılı bir öğrenciydi.
    Kurmay subay eğitimi 19. Yüzyılın büyük bir olayıdır. Kurmay subaylar sadece askerlik değil, çok çeşitli alanlarda eğitim alan entelektüel yetişen insanlardı.
    1896 yılı, 15 yaşında buradaki okula başlıyor. 1899 yılında 18 yaşındayken de ilk defa İstanbul’a gidiyor.
    İttihat ve Terakkicilerle arası iyi değildi. Enver Paşa onu sevmiyor, O da Enver’i bir tehlike olarak görüyordu.
    Mustafa Kemal ve arkadaşları alman taraftarı olmaya karşıydı. Onlar Almanya’yı her ne kadar teknoloji ve disiplinde ileri olsa da İngilizler seviyesinde görmüyorlardı. Ki zaman onları haklı çıkaracaktır.
    Atatürk’ün hayatının ilk 28 yılı II. Abdülhamid idaresine denk gelmiştir. 33 yıllık saltanatında Anadolu toprakları demiryolu, okul, hastane görmüştür. Ancak sansür ve siyasi baskı da bunlarla birlikteydi.
    Trablusgarp Mustafa Kemal için, gelecekte Milli Mücadelede uygulayacağı, işgalci ordularla çatışma hareketi ve yerel halkı örgütlemek adına adeta bir staj yeri olmuştur.
    Balkan Savaşlarını yönetim kademelerindeki gruplaşma sonucu kaybettik. Bu önemlidir çünkü balkanlar yani Rumeli vatan olarak görülürdü. Kuzey Afrika veya Arap bölgeleri gibi görülmezdi. Rumeli’nin kaybedilmesine, hele Selanik’in elden çıkmasına çok kızmış ve üzülmüştür.
    Bulgaristan Atatürk’ün, modern dünya kültürünün ve kurumlarının alınışını ve kültürel değişme sorunlarını yakından izlediği bir yer oldu. O dönemde Bulgaristan balkanlardaki en zengin ve modern devlet olmuştur. Buradaki ataşemiliterlik zamanlarında çok aktifti, birçok da gözlem yaptı. Yurdu modernleştirmek ve halkçı bir rejim kurmak konusundaki azmi ve fikirleri bu yıllarda olgunlaştı. (1914)
    3 – BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI

    Mustafa kemal ve birçok asker birinci dünya savaşına girilmemesi gerektiğini ya da mümkün olduğunca geç girilmesi gerektiğini düşünüyordu.
    Çanakkale’deki hizmetleriyle ne kadar iyi bir asker olduğunu gösterdi. Generalliğe terfi etti. Çanakkale’den sonra Edirne’ye, kısa bir süre sonra da Diyarbakır’a gönderildi. Muş ve Bitlisi geri aldı. Mondros Ateşkes Antlaşması imzalınca İstanbul’a geri döndü.
    Savaş sonu İngiliz hayranı damat ferit paşa hükümeti kuruldu.
    Anılarında Vahdettin’i uyuşuk, iradesi ve entrikacı biri olarak tarif eder.
    İngiliz casusu Mustafa Sagir’in duruşması, İngilizlerin Atatürk’ü öldürmek için komplo kurmak niyetinde olduklarını gösteriyor.
    4 – MİLLİ MÜCADELENİN ÖNDERİ

    Savaş sonunda kabinede Harbiye Nezareti’ni istemiş olmasından , aktif bir siyaset amacı güttüğü bellidir. Bu isteği olmayınca başka yollar aramıştır. İttihatçılarla iyi geçinemiyordu. Vahdettin onun yeteneğine güveniyordu. Onu ordu müfettişi olarak göndermesi önemlidir. Çünkü Osmanlı geleneğinde ordu müfettişliği çok önemli bir ünvandır. Ordu müfettişleri isyanları bastırmak, hakimiyeti sağlamakla görevliydiler, gerekirse valilere emir gönderebilirlerdi.
    Yunanların İzmir’e çıkışından birkaç gün sonra o da Samsun’a çıktı. Bu noktada Rıfat Bele, Rauf Orbay, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy onun yanındadır. Ancak diğerleri sadece iç ve doğu Anadolu’yu kurtarsak yeter, İzmir’i veya İstanbul’u geri alamayız diye düşünüyorlardı. Sadece Atatürk hepsinden daha cesur ve ileri görüşlüydü.
    Mısak-ı Milli’yi Osmanlı meclisi de kabul edince, İngilizler meclisi bastılar. Böylece İstanbul resmen işgal edildi. Bunun üzerine Atatürk Ankara’da yeni bir milli meclis kurdu. 23 Nisan’da kurulan bu meclisin önemli özellikleri vardır. Bir kere Türkiye adını ilk orada kullandılar. İstanbul’da dağıtılan meclisin kalan üyeleri de buraya geldiler. Bu yeni meclis de aktif bir muhalefet vardı. Kurtuluş savaşı bu muhalefete rağmen kazanıldı.
    Ankara sanıldığının aksine çevre illerden daha zengin bir yerdi. Ayrıca demiryolu ankara’ya kadar geliyordu. Bu da başkent seçilmesinde etkili oldu.
    Atatürk Türk ordusuna ricat (geri çekilme) usulünü öğreten kumandandır. Daha önceleri bizim orduda ricat geleneği yoktu, ne zaman ki ricat durumu oluşur hemen bozgun ve dağılma başlardı. Atatürk bunu değiştirdi.
    Kurtuluş savaşı sonu İzmir ve batı Anadolu kurtarılmıştı ancak İstanbul hala işgal altındaydı. Şehrin temizlenmesi 1923 Ekim’ini buldu.
    1922 de saltanat kaldırıldı. Barış görüşmelerine sadece Ankara’daki meclis katıldı.
    5 – CUMHURİYETE GİDEN YOL

    1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. Bu karar Vahdettin’e bildirildi. Vahdettin kendisinin halife seçilmesini beklemeden, hazinden de hiçbir şey almadan (ki Avrupa bankalarında da parası yoktu) İngilizlerin Malaya zırhlısıyla Avrupa’ya sığındı. Kısa bir süre sonra da vefat etti. Kuzeni Abdülmecid Efendi halife seçildi. Anadolu hareketine sempatisi vardı. Ancak hassas dengeleri koruyamadı. Abartılı Cuma hutbeleri ve bir keresinde Fatih’in kıyafetleriyle at üstünde dolaşması huzursuzluk yarattı. 1924’te halifelik de kaldırıldı. Hanedan üyeleri yurt dışına sürgün edildi. O dönemde diğer imparatorluklarda da benzer şeyler oldu.
    Bugün düşündüğümüz şekilde bir halifelik kurumu Osmanlı’nın son zamanlarına kadar yoktur. Hristiyanlardaki papalığın bir benzeri olarak düşünülen halifelik son zamanlarda ortaya çıkmıştı. Kaynarca Antlaşması sonrası yaygınlaştı. Ki bunu da biz değil karşı taraf ileri sürmüştü.
    Bizde, Yavuz Sultan Selim’in hilafeti alıp getirdiği şeklinde yanlış bir inanış var. Bu hilafet unvanını ondan önce Fatih ve Beyazıd da kullanıyordu. Ayrıca aynı anda birden fazla halifenin olduğu zamanlar da vardı.
    Hilafet ruhani değil, idari’dir. Sonuç olarak halifelik kurumu idari vasfından ayrılınca pek bir anlamı kalmadı. Sonunda da kaldırıldı.
    Halifelerin hayatında baktığımızda da bizdeki dincilerin kafalarındaki tanıma uymadığını görürüz. Son halife Abdülmecid Efendi gayet modern bir insandı, spor yapıyor, mayosunu giyip yüzüyor, resim yapıyordu. Besteleri vardı. Önceki padişahların içinde de böyle olanlar vardı.
    Mudanya Ateşkesi ile 1.Dünya Savaşına girerken mevcut olan Trakya sınırı kabul edildi. Bazıları neden daha ileri gitmedik diye soruyorlar. Yunanlıları İzmir’den atınca bütün kolordularını Selanik’te toplamışlardı. Daha fazla ilerlemek çok uzun sürecek bir savaş anlamına geliyordu ki 11 senedir savaşan millet yorulmuştu artık.
    Adalar bütünüyle Balkan Savaşı sonrasındaki haliyle kabul edildi.
    On iki ada İtalyanların elindeydi ve ne olacağı 2.Dünya Savaşı sonuna kadar belli olmadı.
    Mubadele Yunanistan’ın büyük devletlere baskısı sonucu yapıldı. 500 bin Hristiyan Türkiye’den Yunanistan’a gitti. Bir buçuk milyon Müslüman ise Türkiye’ye geldi.
    Cumhuriyet ilan edildiğinde şiddetli bir muhalefet olmadı. Şehzade Osman Efendi “Bu olay bizim aile için iyi olmadı ama memleket için iyi oldu” demiştir.
    6 – İNKILABLAR DÖNEMİ

    Atatürk devrimlerinde tema, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum yaratmaktır. Bu gözle değerlendirilmelidir. Devrimleri yaparken çoğunlukla yalnızdı. Kimse onun kadar ileri görüşlü ve cesur değildi. En yakınlarıyla dahi fikir ayrılıkları vardı. O tüm bunlara rağmen başardı.
    Atatürk olmasaydı ülke kurtulur muydu? Belki. Ancak İzmir ve bölgesi bizim olmazdı. İstanbul’u de resimlerde veya Turist olarak görürdük. Çünkü buraların kurtarılacağına ondan başka kimse ihtimal vermiyordu. Orta ve Doğu Anadoluyu kurtarsak yeter deniyordu.
    Orta Çağ’da standart bir imla ve alfabe yoktu. Ne bizde ne Avrupa’da. Modernleşen batı Avrupalılar imla kurallarında ve alfabelerinde değişiklikler yaptılar. Bizde de bu ihtiyaç vardı ve uzun zamandır dile getiriliyordu. 2.Abdülhamid de latin alfabesinin gizli destekçilerindendir. “ Halkımızın büyük cehaletine sebep okuma yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün sebebi de alfabemizdir” diyordu. 1928 de üç ay gibi bir sürede gerçekleştirildi.
    Ezanı Türkçe okutmaktaki niyet insanların ne dendiğini anlamasıydı. Bugün bile halkın çoğu günde 5 vakit duydukları ezanın ne dediğini tam olarak bilmezler. Sanılanın aksine Arapça ezana cezai takibin kalkması teklifi yine Halk Partisinden gelmiştir.
    Laiklik Fransız aydınlanmasının eseridir. Her şeye karışan kiliseye, güçlenen yeni sınıfların bir tepkisidir. Peki, laiklik İslam dünyasında ne kadar etkili olabilir? İslam ve Yahudilikte din ve devlet ayrılabilir mi? Teorik olarak hayır. Çünkü bu iki din, bırakın devlet işlerini, ne yediğinize, hangi elle yediğinize bile karışır. Bu yüzden Müslüman ve Yahudi toplumlarda laikliği tesis etmek zordur. Cumhuriyeti kuranlar da laikliği kabul etseler de Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum ile dini kontrol altında tutmak istemişlerdir. Çünkü başıboş bırakılan dini grupların, cemaatlerin tehlikeli olabileceklerini biliyorlardı. Menemen olayları tehlikeyi göstermişti.
    İstiklal mahkemeleri bildiğimiz devrim mahkemeleridir. Buralarda devrimlere karşı olanlar yargılanmıştır.
    7- REIS-I CUMHUR

    Cumhuriyetin kuruluşundan Atatürk’ün ölümüne kadarki sürede tek parti iktidarı olmuştur. Ancak iki deva 1924 ve 1930’da çok partili hayatı denemiştir. Ancak Atatürk’ün istediği muhalefet oluşmamıştı. Onun istediği cumhuriyet ve laiklik gibi temel konularda uzlaşılan bir muhalefetti. Aksi durum zaten rejimi değiştirmeye kalkışmak anlamına geliyordu. Yine de Atatürk dönemini demokrasi tarihimiz açısından başarılı bir dönem saymalıyız. Çünkü o dönemde Avrupa’da demokrasi yoktu. Almanya’da Naziler, İtalya’da Mussollini, İspanya’da Franco, Sovyet Rusya’da Stalin başa geçmişti. Demokrasilerin öldüğü, diktatörlüklerin yükseldiği bir dönemdi. Buna rağmen Atatürk bu saydıklarımız gibi davranmamış, bizzat kendisi başka partilerin kurulmasını ve ülkede muhalefetin olmasını istemiştir. Tek partili sistemden rahatsız olduğunu kendisi de sık sık ifade etmiştir.
    Vefat ettiğinde 57 yaşındaydı. Uzun yıllardır hastaydı. Ancak muayene olmayı sevmezdi. Ayrıca sigara tiryakisiydi. Kanser veya siroz dense de tam olarak neden öldüğünü bilmiyoruz.
    Araştırmacıydı, çok kitap okurdu. Cephelerde bile kitap okurdu.
    İyi giyinir, fotoğraf çektirmeyi sever ve bilirdi. Mütevazı ve görgülüydü.
    Balkanlarda ve doğuda böyle adamlar mütevazı olarak iktidara gelir. Sonra ailelerini ve dostlarını zengin yaparak giderlerdi. Ancak Atatürk nasıl iktidara geldiyse öyle de bu dünyayı terk etti. Emlak’ını ve parasını kamuya bıraktı, sadece manevi kızlarına maaş bağlattı.
    Alkolik değildi, içip sapıttığı görülmemiştir. Hiç küfür etmezdi, en fazla inatçı katır dediği duyulmuştur.
    Kendisi ibadetine bağlı biri değildi, ancak ibadet edenlere de hürmet ederdi. Bazen oruç tutar, kız kardeşine iftara gidermiş. Annesi için kuran okuturmuş. Ramazan ayında sofrasında içki olmazmış.
    Eğitime çok önem verirdi, cehalete düşman birisydi.