Eğer yaşamda bizi mutlu edecek şeyleri bize yeterince sağlamadığından ve kaçınılması mümkün onca acıya katlanmamıza göz yumduğundan bugünkü uygarlığı suçluyorsak, diğer taraftan bu uygarlığın kusurlarının kaynağını keşfetmeye çabalıyorsak bu bizim onun düşmanı olduğumuz anlamına gelmez çünkü bunu yapmaya hakkımız var.
Aslında artık bu evdekilere ve bütün adadakilere söylemesi gereken tek bir söz vardı. Bağıra bağıra "Kaçın, uzaklaşın!" demek istiyordu Bonkowski Paşa. Hastalığın Çin'de on binlerce kişiyi öldürdüğünü, bazı yerlerde ailelerin, köylerin, kabilelerin bütün nüfusunun daha ne olduğunu anlayamadan bir anda yok olduklarını Avrupalı doktorlardan işitmişti. Şimdi bütün bu kıyamet ve dehşetin bu sakin ve şirin adayı mahvetmesinden korkuyordu.
Padişah Abdülhamit Müslümanlığı öne çıkarırsa (zaten bu fiili durumdu), dünyadaki çeşit çeşit Müslüman kalabalıklarını ve devletlerini Batı'ya karşı yanına çekebileceğine, en azından Düvel-i Muazzama'ya gözdağı verebileceğine zaman zaman inanıyordu. Yani Padişah Abdülhamit bugün "siyasal İslam" dediğimiz şeyi kendi kendine keşfediyordu.
O, zulme kızdığı zaman çok şirindi. Memleket adaletle idare edilseydi, simasını kaybeder, umumileşir, bakkal manalı, soğuk bir adam olurdu. Kaşını zulme çattığı vakit yüzü en kuvvetli çizgisini buluyordu.