Bedenin kanıtı.— “Ruhun” filozoflar tarafından doğru bir şekilde sadece gönülsüz olarak vazgeçtikleri çekici ve gizemli bir fikir olduğunu varsayalım—ki filozoflar belki de bunun yerine koymayı öğrendikleri şey belki daha çekici, belki de daha gizemlidir. Tüm organik gelişimlerin en uzak ve en yakın geçmişinin tekrar canlandığı ve cismani hale geldiği ve içinde ve üstünden ve ötesinden duyulamayan olağanüstü bir akım geçiyormuş gibi görünen insan bedeni: Beden, eski “ruh” fikrinden çok daha hayret verici bir fikirdir. Tüm çağlarda bedende, en kişisel mülkümüz, en belirli varlığımız, kısacası egomuz olarak tinde (ya da “ruhta” veya bugün ruhun yerine okul dilinde kullanıldığı üzere, öznede) bulunandan çok daha fazla inanç bulunmuştur. Hiç kimse midesini asla yabancı, daha doğrusu Tanrısal bir mide olarak görmemiştir: Ne var ki fikirlerini “ilham verici”, değerlendirmelerini “Tanrı tarafından gönderilmiş”, içgüdülerini de yarı ışıkta bir faaliyet olarak tasarlamak—insanın bu eğilimi ve tadı için, insanlığın tüm çağlarından gelen tanıklar vardır. Bugün bile sanatçılar arasında, en iyi eserlerine erişmek için kullandıkları araçlar ve yaratıcı fikirlerin hangi dünyadan geldiği sorusuyla karşı karşıya kaldıklarında, bir nevi hayret ve yargının saygılı bir şekilde askıya alınmasına dair bol bol kanıt vardır. Bu soruyu sorduklarında masumiyet ve çocuksu bir utanç gibi bir şey sergilemektedirler; “benden geldi, zarları atan benim elimdi” demekten çekiniyorlar.
Buna karşın, bedenlerini bir aldatmaca kabul etmek (ve aslında bir aldatmaca olarak üstesinden gelmek ve baş etmek) için mantıkları ve dindarlıkları açısından en zorlayıcı nedenlere sahip olan filozoflar ve din öğretmenleri bile, bedenin çekip gitmediğine dair aptalca gerçeği kabul etmeye yardım edemediler; bunun en
Gücü, kendine ayırdığını artık kontrol etmeye yeterli değilse, bir protoplazma ikiye ayrılır: Üreme, güçsüzlüğün bir sonucudur.
Ne zaman erkekler açlıktan dolayı kadın arasalar ve onlarla birleşseler, üreme bir açlığın sonucu olur.
Daha güçsüz olan, güçlü olana bir beslenme ihtiyacından dolayı baskı yapar. Altında olmak ister, mümkünse onunla bir olmak ister. Aksine güçlü olan da diğerlerini iter; bu şekilde soyunun tükenmesini istemez; büyür ve bu büyüme sırasında iki veya daha fazla parçaya ayrılır. Birliğe doğru itki ne kadar büyük ise o denli güçsüzlüğün mevcut olduğu sonucu çıkartılabilir; çeşitliliğe, ayrıma, içsel çöküşe doğru itki ne kadar büyük ise o denli daha fazla güç mevcut demektir.
Yakınlaşma dürtüsü—ve bir şeyi geri püskürtme dürtüsü ister organik ister inorganik dünyada olsun—birer bağdır. Ayırt edilişin tamamı bir önyargıdır.
Her güç kombinasyonunda, kendini güçlü olana karşı savunan, güçsüz olana karşı hamle yapan güç istenci daha doğrudur.
Tüm bilimlerin ardından koşup da hiçbir zaman yakalayamadıkları boş bir hayali vardır, ama yolda çok yararlı başka bilgileri yakalarlar. Kimyanın felsefe taşı varsa, geometrinin bir dairenin alanını kareye çevirmesi, gökbilimin boylamları, mekanik biliminin sürekli hareketleri vardır. Tüm bunları bulmak olanaksızdır, ama aramak çok yararlıdır. Size belki anlamadığınız bir dille konuşuyorum, ama hiç olmazsa ahlakın kendisinin de boş bir hayali olduğunu elbette anlayacaksınız. Bu, çıkar gütmemedir, tam bir dostluktur; bunlara hiçbir zaman ulaşamazsınız, ama ulaştığınızı ileri sürmeniz de iyi bir şeydir; en azından bunu ileri sürmekle birçok başka erdeme ya da övgüye ve saygıya değer birçok eyleme ulaşırsınız.
İnsanın ve canavarın ne gibi bir cehalet içinde yaşadığını anlamanız yeterli değildir; cehalet istencine de sahip olmanız ve onu edinmiş olmanız gerekmektedir. Bu tür cehalet olmadan, hayatın da mümkün olamayacağını; canlı bir şeyin kendini koruyabileceği ve gelişebileceği tek koşulun bu olduğunu kavramanız gerekir: Büyük ve sağlam bir cehalet kubbesinin etrafınızı kuşatması gerekir.
Bilimin gelişimiyle “aşina olan” gittikçe aşina olmayana doğru çözülür:—bununla birlikte tam tersini arzu eder ve aşina olmayanı, aşina olan yönünde geriye doğru izleme içgüdüsünden kaynaklanır.
Özetle, bilim egemen bir cehalet; “bilmek” gibi bir şey olmadığına dair; bunu hayal etmenin sadece bir nevi küstahça bir kibir olduğuna, hatta artık “bilgiyi” bir olasılık olarak kabul etmemizi garanti eden en ufak bir düşünceye bile sahip olmadığımıza—“bilmenin” bizzat çelişkili bir fikir olduğuna dair bir duyguya yol açar. Tarihöncesi çağlara ait bir efsaneyi ve insanlığın kendini beğenmişliğini acımasız bir gerçeğe tercüme ediyoruz: “kendi içinde bilgi”, “kendi içinde bir şey” kadar hoş görülemez bir anlayıştır. “Sayı ve mantıkla” baştan çıkarmadır; “kanunlarla” baştan çıkarmadır.
Perspektif değerlendirmelerin ötesine geçme (yani “güç istencinin” ötesine geçme) girişimi olarak “bilgelik”: Hayata düşmandır ve itibarını yitirmiş olup, tıpkı Hintliler vs. arasında olduğu gibi, kendine mal etme gücünün zayıfladığına dair bir semptomdur.