“Ben bir insanım, insanca olan hiçbir şey bana yabancı değildir.” (Montaigne’in tavanına yazdırdığı, Terence’den bir söz)
Felsefeyle aram pek yoktur, bu kitabı kütüphanemde bulup bir başlayım dedim ama ilk bölümden itibaren beni hemencecik içine çekti. Bu kitabın bendeki etkilerini yıllar sonra okuyup hatırlamam gerektiğini düşünerek dimağımda kalanları elimden geldiğince yazacağım.
Her bölümde bir filozofu tanıtıp onun dönemine ayna tutup, ondan almamız gereken derslerden bahsettiğini söyleyebilirim.
İlk bölümde Sokrates ve toplum tarafından kabul görmemesinden bahsediyor. Sokrates’i fiziksel olarak tasvir etmesi çok iyi oldu, çünkü çok eski zamanlarda yaşamış bu filozofları kafamda canlandırmak pek kolay olmuyordu. Kısa boylu, sakallı ve kel olduğunu bilip, yuvarlanıyormuş gibi bir garip yürüdüğünü, pörtlek gözlü, evli ve 3 erkek çocuk sahibi olduğunu, herkesle sohbet etmeye çalışıp sorular sorduğunu öğrenmek, bu kişiye daha fazla sempati duymama sebep oldu, ne acayip:)
Sokratesin “sınırlı zekaya sahip ve içinde şüpheler barındıran” bir jüri topluluğu tarafından nasıl idam kararının verildiğini, Sokratesin buna ne kadar soğukkanlı yaklaştığını, çoğunluğun verdiği kararın ondaki özgüveni zedelemediğini, çünkü önemli olanın çoğunluk değil, buna karşı duran insanların ne sebeple/mantıkla muhalefet olduklarını bilmek gerektiğinden bahsediyor. “Önyargıların yok olması ve kıskançlığın azalması için zamana gerek var”(syf,54) diyor. Bize yol göstererek iki hataya düşmememiz gerektiğini öğütlüyor; çevremizdekilerin söylediğini her zaman dinlemek ve hiç dinlememek. Çünkü “toplumsal yaşam, başkalarının bizimle ilgili algıları ile bizim kendi gerçeklik algımız arasındaki uyuşmazlıklarla örülü”. Bu yüzden şu düşünceyi aklımızda tutmamız gerekiyor; “başkaları hatalı olabilir,