Yolculuk susuzluğumuzla [dor] ölümden hayatın yüzeyine kaçıyoruz. Değiştirmek için gitmek istiyoruz. Ama neyi değiştirmek? Görüntüleri. Onların pırıltıları üstünde kayıyoruz, dibe dokunamamaktan çekinirken, dokunmak daha fazla ürkütüyor. Zira çok muhtemeldir ki gezip tozmalarımız hayatın ve ölümün etrafında dolanmaya hizmet etse de harekete geçme ihtiyacımız bu dibe erişme kaygısının ifadesidir. Biz ne kadar acele yer değiştirsek de ölüm araya sızar, soluk soluğa kaldığımızda ise bizi yakalar. Ama yine yer değiştiririz, alelacele; sanki dışarı bakmak ister gibi, tehlikenin hangi evresinde bulunduğumuzu görmemek ister gibi. Manzaralara baktıkça belirgin bir çözümden kurtuluruz; bakarak, ruhumuzu nesnelere bağlarız, dünyada bir aylak olur ruhumuz. Hiç aralıksız yürümek ölmeme sanatıdır – ölüm hissi içinde. Daha doğrusu: bir Ars moriendi' dir – hayat saplantısı içinde.
İnsansız, iklimsiz, idealsiz, yeryüzü karşısında da yıldızlar karşısında da etkisiz, hayata benzemeyen, hatta ölüme de benzemeyen bir ülkeyi düşlemeye hiç ara vermedim; var olmamanın cazibesiyle büyülenmiş bakışımı ayıramadığım belli belirsiz gümüşi bir pus imparatorluğuydu bu. Ben ki felsefeyi kavramsal bir içki yap- mışım, şeylerin çizimi soyut sarhoşluk ihtiyacımı yaralıyor. Bir andante tesellisini, kendi gerçekdışılığından beslenen yanıl- samanın dumanlı yavaşlığını, varlıktan üstün adımların sakinliğini uzamda aradım. Bulutları bulundukları gökten daha fazla sevdim.