"Çocukluğumda geceleri odamın penceresinden bakarken hep diğerlerinden daha çok parlayan bir yıldız görürdüm."
"Çocukken herkesten gizlediğim sırdaşımdı o yıldız. Güneş doğduğunda bile görür, kimseleri inandıramazdım. Gece olduğunda koşa koşa pencereye gider hep onu arardım. Büyüdükçe şehrin ışıkları çoğaldı, o ışıklar yıldızımı da yavaş yavaş aldı benden. Ona anlattıklarım, hayallerim, düşlerim de onunla çekip gitti sanki. Sonra bir gün yolum Turna Sokak'a düştü. Çocukluğumda kaybettiğim o yıldızı buldum karşı evin pencere-sinde. Seni ilk kez bahçede karşılaştığımız o gece görmedim ben. O geceden günler önce mahalleye geldiğimde gördüm. Sen yanımdan yürüyüp geçtin ama gölgende geçmişi gördüm ben. Çocukluğumu, masumiyeti, hayallerimi... Benim kalbim seni tanıyor, Sena. Benim ruhum seni tanıyor. O yüzden ilk andan beri seni bekliyorum. Senin de beni tanımanı, beni görmeni bekliyorum. Delilikse delilik..."
"Beni kalbine al. Beni gör, beni duy, beni anla... Beni sev... Çünkü ben... Sana çok fena âşığım Zühre yıldızı."
İstikbalime dair içimden fena işaretler almaya başladım. Üstüme devamlı bir melânkoli çöktü, her an susturan ve sarartan o derin elemlerden biri ki, beni kendi içimden de uzaklaştırıyor, ruhumu haritasını bilmediğim ıssız adalara götürüyor, beni kendi hudutlarımın dışına sürüyordu.
Âlimler demişler ki;
"Ölüm mahza yokluk değil, Sırf fena olmak değildir. O, ancak ruhun bedenden ilişkisinin kesilmesidir. Ölüm bir ayrılıştır. Ruh ile beden arasına giren bir perdedir. Ölüm bir değişmektir. Dünyadan ahirete göçmektir."