HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -II-
Allah azze ve celle doğrunun yardımcısıdır. Ben de Onun dostlarını savunurken Ondan yardım dilerim. Bir önceki yazının finalinde dile getirdiğim bir hakikatin tekrar altını çizerek bu yazıya başlamak istiyorum: Sahabe bütünlüğünü parçalamak, onlardan birisini/birkaçını Sahâbelikten "aforoz" etmek veyahut onlardan birisinin/birkaçının duruşunu (diğerlerini gözden düşürecek şekilde) öncelemek, tarih boyunca "fırka-i dâllenin/sapkın fırkaların" takındığı bir tavır olmuştur. Şianın Ehl-i Beyt radyallahu anhum ecmain ekseninde yaptığı da budur. Daha âhir bir dönemde FETÖ'nün Ebu Zerr radyallahu anh üzerinden yaptığı da budur. Evet. O dönemin şahitleri olanlar anlatırlar ki: Gülenciler nurculardan kopuşlarını Ebu Zerr Hazretlerinin Sahâbenin geneline göre aykırı bir görüşe sahip olup uzlete çekilmesiyle açıklamışlardır. Sonra bu genelden kopuşun, aykırı duruş sahibi oluşun, kendini daha özel görüşün işi nereye getirdiği ise mâlûmdur. Allah tekrarını bir daha bu millete yaşatmasın. Âmin. Yâni özetle demek istediğim o ki: Bu "dışarıya atmalar" da "aşırı parlatmalar" da aslında maksadlı şeyler. Denge dini olan İslâm'ın ahengini bozan şeyler. İşte bu yüzden ümmetin istikametli ana omurgasını teşkil eden Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat Sahâbeyi birbirine tercih etmemeyi bir şiar olarak edinmişler. Büyük resimde görünen hakikatin daha küçük resimler üzerinde yapılan manipülasyonlarla bozulmasını böylece engellemişler. Bunun yanında şunu da inkar etmiyoruz: Elbette Sahabîler içerisinde derece farkları var. Fakat onların içinde hain yok. Düşman yok. Münafık yok. Ajan yok. Hepsi, Bediüzzaman'ın da altını çizdiği üzere, "adalet sahibi" kişiler. Elhamdülillah. **Siz de böyle sahabeden birini/birkaçını diğerlerini gözden düşürür bir şekilde vurgulayan bir ekole rastladığınızda
Hazreti Muaviye
Türkiye Cumhuriyeti Devleti
Feto vari birçok t*rör örgütü tarikat cemaat ülkemizde hortladı. Bunlar kurumlara militanlarını yerleştiriyorlar. Bu militanlar Devletimize değil, onu oraya yerleştirene bağlı. Dolayısıyla tekrar tekrar feto süreci yaşanabilir. Türk Devleti bir an önce 1923-1944 ayarlarına dönmelidir. Amerika ve İsrail iti ülkemizin ulusal bütünlüğünü bozmak için saldırırken, içeride güçlü olmak adına Ermenilerin kuzeni olan PKKlıları da tehcir etmeliyiz.
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"FETÖ ile bağlantılı" adı ile günahsız , suçsuz insanları yargılayacağınıza , gidip "Kukla"sı olduğunuz terorist Fetullah Gülen adlı o haini yargılayın!
Alıntı
Özellikle o dönem PKK-DERİN DEVLET (Fetöcü polisler) tarafından işlenen tüm cinayetler maalesef HİZBULLAH cemaatinin üzerine atılmış ve bu iftira ile Beykoz'da Hizbullah cemaatinin lideri Hüseyin Velioğlu şehid edilmiş, çatışmanın yaşandığı olay mahaline Fetö, Pkk ve işbirlikçilerinin bıraktığı delillerle ve o dönemin Fetöcü ve Laik zihniyetin elinde bulunan MEDYA aracılığıyla bu suikast toplumun zihnine Hizbullah Suikasti, Cinayeti ve Davası olarak kazınarak, toplum buna inandırıldı. Cemaatin binlerce mensubu asit bidonlarında yakılmak üzere faili meçhul cinayetlere kurban giderek şehid edildi ve Fetöcü Hakimler tarafından zindana atıldı. Vatan hani ve siyonist uşağı olan Fetö darbesinden beri o hakimlerin eliyle zindana giren bu mazlumlar hala cezaevlerindeler, oysa cezaevinde olması gerekenler onlara bu kumpası kuran fetöcüler ve fetöcü hakimlerdir...

Sessiz⁴⁶

@hzb1978
·
Fetöcü Polis - PKK İşbirliğiyle Öldürüldü...
Tüm bu soru işaretlerinin ortadan kalkması için dönemin içişleri bakanı Sadettin Tantan’a büyük görev düşüyor. Suikastin hemen ardından bütün gözler Hizbullah’a çevrilmiş ve suikasti Hizbullah’ın işlediği kabul görmüşken, “Hizbullah olmayabilir” şeklinde açıklama yapmasının nedenini söylemesi gerek. Aksi takdirde bazı kişilerin töhmeti altında kalacak. Zira, Gaffar Okkan’ın babası Fikri Okkan, Hendek’te yaptığım görüşmede, yaşlı gözlerle şöyle söylemişti: ‘‘Tantan oğlumun gerçek katilini biliyor ama söylemiyor...”
Sayfa 14 - Güncel Yayıncılık
DÜRBÜNÜ TERS ÇEVİRİP BAKANLAR ve...
Hiç dürbününüz oldu mu bilmiyorum. Benim olmadı. Ama emmoğlumun dandik bir tane vardı. Oyuncak kabilinden. Onda dahi farkettiğimiz şu olmuştu: Kullanıcının tavrına göre dürbün hem "yakınlaştırıcı" hem de "uzaklaştırıcı" olabilir. Yâni hem gösterebilir hem de körleştirebilir. Evet. Eğer göze gelmesi gereken yeri öteki tarafa düşürürseniz, yani ki dürbünü ters çevirirseniz, manzarayı yakınlaştırmak için yapılmış bu araç uzaklaştırıcılık da yapabilir. Bu nedenle Mustafa Öztürk gillerin Kur'ân okuyarak vardıkları tuhaflıklara şaşırmıyorum. Damağımı hayretle şaklatmıyorum. Çünkü Furkan'ın bizzat beyânıyla sabit olan şu hususiyetini biliyorum: Vahiy, imâna temayül gösterenlerin imânını, dalâlete temayül gösterenlerin de dalâletini arttırır. Buna işaret eden birçok âyet vardır. Bir tanesi İsra Sûresinin 82. âyetidir. Kısa bir meâli şöyledir: "Kur'ân'dan indirdiğimiz şeyler, Mü'minler için şifâdır, rahmettir. Zalimlerin ise yalnızca hüsranını arttırır." İmtihanın sırrı budur. Varlık nefsü'l-emirde göreceli olmamakla birlikte insanda yansırken göreceli bir hâl alabilir. Çünkü insandaki yansımasının teşekkülünde beşerî beklentilerin de payı vardır. Bir âşığın gözünde sevgilisinin her tavrı kendisine işarettir. Fakat başkasını sevdiğini öğrendiğinde okumalarının şekli değişir. Renkler solar. Belki zıttına inkılâp eder. "Kedi uzanamadığı ciğere murdar der!" kabilinden muhabbet sebepleri husumet nedenlerine dönüşür. Birazda bu hikmetle mürşidim Bediüzzaman Said Nursî Mesnevî-i Nuriye'sinde der ki: "Kur'an'ın cemâlini müşahede etmek kalbin sıhhat ve selâmetine tâbidir. Kalbi hasta olan kimse ise ancak hastalığının karıştırdığı şeyi görecektir. Zîra Kur'ân'ın üslûbu ile kalp birer aynadır. Her birinde diğeri görünür." __Şunu da hatırlayalım: Haricisinden Şii'sine, Mürcie'sinden
... "YAPIYOR" MU "YIKIYOR" MU?
Yaver-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Buharî'de geçen bir ferman-ı mübarekinde eliyle göğsünü işaret ederek buyuruyorlar ki: "Takvâ buradadır!" En doğrusunu Allah bilir. Ben kendi payıma bu hadis-i şerifi iki şekilde anlıyorum: 1) Takva içten dışa başlayan bir iştir. Yâni evveliyâtla ihlâsını göğüste bulur. Orada sahicilik yoksa dışarıdaki kurgu hakiki takvâdan haber vermez. Ancak yapmacıklıktan haber verir. 2) Takvâ öncelikle ferdin yüküdür. İrâde sahiplerinin tek tek, birey birey, birebir sorumluluğudur. Yalnız ötesini/ötekileri sınanma konusu sayarak takvâlı olunmaz. Yâni "Dedem de hocaydı!" veya "Cemaatim var ya!" demekle takvâlı olunduğu görülmemiştir. Aksine, zaman, böyle okumalar sahiplerinin kitlesel olarak pek kolay günaha hücum ettiklerini göstermiştir. Nitekim, ben, FETÖ'deki arızalardan birisini de böyle teşhis ediyordum: Âidiyetlerini o kadar yüceleştiriyorlardı ki birey birey Allah'a olan mesuliyetlerini düşünemez oldular. Göğüslerini unuttular. Bir emirle her şeyi arkalarına attılar. Bu sadece FETÖ'de değil bütün âidiyetlerde bir problem. İster bir partiye ister bir cemaate ister başka türden bir yapıya bu şekilde bağlanırsanız, yâni takvânın göğsünüzde olduğunu unutursanız, onun/onların yaptığı her şeyi doğru bulmaya başlarsınız. Halbuki Müsned'de geçen bir başka Hadîs-i Şerifte de, Aleyhissalâtuvesselâm, Vâbısa radyallahu anh'a şöyle buyurmuştur: "Vâbısa sen kendine sor. İyilik kalbinin rahat ettiği şeydir. Kötülük de kalbini ezen ve bir türlü yer bulamayan şeydir. İnsanlar sana ne kadar "olur" derse desinler sen kalbine danış..." __Bu aslında takvânın, olgunlaşmış bir ferdin, daha doğrusu ferdiyetinde kemâle ermiş bir ferdin, halet-i ruhiyesi olduğuna delildir. Çünkü o Rabbiyle ilişkisinde kendisini birebir sorumlu
Takva ve Erdem