“Sevgi mi, şefkat mi, yoksa sadece alışkanlık mıydı birbirlerine bağlanmalarının nedeni?”
Alphonse Daudet; genç bir erkeğin, Paris’te kendinden yaşça büyük bir kadınla yaşadığı sarsıcı aşkı anlatıyor. .
Sapho, sadece aşk hikâyesi değil; yıpranmış tutkuların, karşılıksız emeklerin ve zamanın aşkla nasıl baş edemediğinin romanı.
Renoir’ın tablolarını andıran betimlemeleriyle, kitapta Paris masalı yaşanıyor. Ancak masalın sonunda herkes yaşadıklarının / yaşayamadıklarının bedelini ödüyor.
Aşkı incelikle çözümleyen, romantikliği kadar gerçekçiliğiyle de öne bir roman arıyorsanız Sapho sizi bekliyor.
Gerçek aşkın izinden doğdu
Daudet, Sapho’yu gençlik yıllarında yaşadığı çalkantılı ve yıpratıcı bir aşk ilişkisini hatırlayarak kaleme aldı. Romanın ana karakteri Fanny/Sapho, büyük ihtimalle gerçek hayatta Daudet’nin ilk büyük aşkı olan Marie Rieu’dan ilhamla yazıldı.
Zamana ve sınıfa karşı bir aşk
İki aşık arasında yalnızca yaş farkı değil, kültürel ve sınıfsal bir uçurum da vardır. Jean taşralı bir aileden gelirken, Fanny bohem Paris’in içinden bir kadındır.
Tutkunun romanı
Jean, Fanny’e bilinçli bir sevgiyle değil, içinden çıkamadığı bir tutkuyla bağlanır. Aşk mı, tutku mu bağımlılık mı?
SaphoAlphonse Daudet · İlkkaynak kültür ve Sanat ürünleri · 1995506 okunma
Ebulfazl Enveri kuvvetli inancını ifade için elini göğsüne koyarak: “Asıl iman görmeden inanmaktır.” Agop, “Görmeden her şeye inanırsan insanı çok kandırırlar…”
Hepimizin hayatında “çok kötü hissetsem bile canım şunu çekiyor” dediği bir şey vardır. İşte Koreli yazar Baek Sehee bunu tteokbokki üzerinden anlatıyor: “Ölmek İstiyorum ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum.”
Sehee’nin terapistiyle olan diyaloglarını okurken bazı yerlerde aaa bu benim derken bazı yerlerde de çevremde farkında olmadığım ancak acı çeken kimler var acaba diyeceksiniz.
Kitapta tteokbokki sadece bir yemek değil, hayata tutunma sebebinin metaforu.
Senin tteokbokki’n ne olurdu? Pizza? Kahve? Bir şarkı? Belki de bir kitap…
Toplumun zaafları, cehaletin gücü ve inancın nasıl bir sömürü aracına dönüşebileceğini
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Efsuncu Baba eserinde tam olarak anlatıyor.
Roman, bir adamın istediği hayata sahip olabilmek için “manevi” dünyayı değil, o dünyanın gönüllü figüranlarını da gözler önüne seriyor.
Gürpınar, batıl inançların kol gezdiği mahallede; kimin kandıran, kimin kandırılan olduğunu sorgulatıyor.
Üstelik bunu alaycı, zekice ve zaman zaman absürde yaklaşan bir mizahla yapıyor.
“İnanç” kavramı burada bir sığınak değil, bir körlük.
Ve o körlük, Efsuncu Baba’daki karakterlerin en güçlü silahı.
Ne yazık ki kitabın kaleme alındığı günden bugüne değişen hiçbir şey yok. Efsuncu Baba ismi değişse de insanlar körü körüne inanmaya ve aldanmaya ediyor. Sanırım en kötüsü de bunun başkalarını kandırmaya çalışırken yaşanması. Yani av da avcı da aynı dürtüyle hareket ediyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserini bir de bu gözle okumanızı tavsiye ederim. Keyifli okumalar