Kış aylarında tek bir düğmeyi çevirerek ya da bir kibrit veya çakmak çakarak dışarısının acımasız soğuğundan korunabiliyoruz. Yiyeceklerimizi ocaklarımızda bir çıt sesi ile pişirerek tüketebiliyoruz. Doğaya bağımlı olduğumuz, üstesinden gelemediğimiz durumlar hala yok değil. Deprem, yanardağ patlaması, sel gibi felaketlere ilkel toplulukların yaptığı gibi tepki veriyoruz: korku duyarak. Ancak ilkel insanlardan, ateşin her daim elimizin altında olması gibi bir gerçek ile ayrılıyoruz.
Mağara veya yeraltı oyuklarında barınarak dışarısının olumsuz koşullarından bir nebze kurtulan insanın baş etmesi gereken çok büyük bir sorunu vardı: Soğuk. İnsanlık tarihi yanında, üzerimize giysiler geçirmemizin tarihinin çok yeni olduğu düşünülünce soğuktan korunmak isteyen insanların uzunca bir süre savunmasız olduğu görülür. Avcı-toplayıcı insanların karşılaştığı diğer bir güçlük de av etinin pişirilememesi, güneşte kurutulması, sıcak mevsimlerde çabuk bozulması; meyvelerin ise olduğu gibi tüketilmesidir. Ateşin keşfedilmesi ilkel insanlar için bu iki büyük sorunun bertaraf edilmesi anlamını taşıyordu. Artık insanlar soğuktan korkmak zorunda kalmayacak ve yiyeceklerini daha sağlıklı ve lezzetli bir halde tüketebilecekti.
Bu önemli keşifle ilgili dünyanın hemen her coğrafi bölgesinde mitler ortaya çıkmıştır. Bu mitlerin hepsi, ateşin ilk olarak nasıl ortaya çıktığı sorusuna verilmeye çalışılan cevaplara dayanır. Ancak biz bu cevaplarda insanların ateşi anlamlandırma çabalarının yanında, o insanların doğa ile kurduğu bağı, inançları, özellikle ateşe sahip olan diğer insan topluluklarına duyduğu kıskançlığı da buluruz.
Bu mitlerin nasıl derlendiği sorusuna gelirsek; kitapta okuyacağınız hemen her mit, o bölgeye daha sonra ulaşan “medeni” dünya insanlarının, bölgenin ilkel insanları ile