Ben Olmanın Tehlikeli Provası
Puan vermedi·479 syf.··
2026 42. kitabı
Hikmet Benol, evliliğin düzenli mezarlığından çıkıp gecekondunun yamuk duvarlarına sığınır; yanında Albay Hüsamettin Tambay, zihninde bitmeyen müsamereler, yarım kalmış cümleler, gecikmiş kahramanlıklar vardır. Sevgi geride kalmış bir hayatın soluk perdesi gibi durur, Bilge ise ulaşılmak istenen ama dokunulunca buharlaşacak bir anlam ihtimali. Hikmet yaşamak yerine prova yapar; fakat sahne de kendisidir, seyirci de, alkışlamayan kalabalık da. Bu anlatıda delilik, aklın bozulmuş hâli değil; fazla çalışan bir zekânın kendi kablolarına dolanmasıdır. Hikmet’in zihni bir oda değil, duvarları sürekli yer değiştiren bir ev. Bir kapıdan giriyorsun çocukluk çıkıyor, ötekinden aşağılanma, üçüncüsünden kahraman olamamış erkekliğin paslı miğferi. Oyun dediği şey eğlence değil aslında; hayatın ciddiyetine dayanamayınca kurulan acil çıkış tüneli. Ama bazı tüneller kurtarmaz insanı, daha içerilere taşır. Oğuz Atay burada insanın iç konuşmasını düz bir nehir gibi akıtmaz; parçalayıp önümüze cam kırığı halinde saçar. Cümleler bazen yürür, bazen tökezler, bazen de kendi ayağına çelme takıp gülmeye başlar. Çünkü Hikmet’in trajedisi ağlamaklı değildir, daha fena: komiktir. İnsan kendini büyük bir dramın başrolü sanırken, hayatın onu kötü yazılmış bir skeçte figüran yapması kadar acımasız bir şey yok. Bu yüzden kahkaha ile çöküş aynı bardaktan içer burada. Tehlike, oynanan rollerin sahte olmasında değil; bir süre sonra maskenin yüzden daha gerçek görünmesinde. Hikmet kendini anlatmaya çalıştıkça çoğalır, çoğaldıkça da merkezini kaybeder. Albay bazen dost, bazen iç mahkeme, bazen de zihnin üniformalı yankısı gibi konuşur. Her şey biraz tiyatro, biraz mahkeme, biraz çocuk oyunu, biraz intihar provasıdır. Geriye şu ürpertici soru kalır: İnsan gerçekten yaşayamadığı hayatı hayal ederek mi
Alıntı
Tehlikeli OyunlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202538,9bin okunma
Ölümün rüya defteri
Puan vermedi·88 syf.··
2026 4. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2026 20:31
Bu kitabı bitirdiğimde hikâyeyi değil, ateşler içinde gördüğüm bir rüyayı hatırlıyor gibiydim. Sanki birisi kafatasımı açmış ve içine birkaç avuç karanlık, biraz afyon dumanı ve çocukluğumdan kalma açıklayamadığım bir korku bırakmıştı. Sadık Hidayet’in anlattığı dünya mantıksız değil; mantığın fazla uzun süre yalnız bırakılmış hâli. Roman boyunca ölüm, arzu ve yalnızlık aynı masaya oturuyor. Üstelik birbirleriyle konuşmuyorlar. Sadece bakışıyorlar. İnsan bir süre sonra anlatıcının mı delirdiğini, yoksa akıl denilen şeyin zaten toplu bir halüsinasyon olup olmadığını düşünmeye başlıyor. Bazı sayfalarda kendimi anlatıcıya çok yakın hissettim. Bu rahatsız ediciydi. Çünkü onun zihni bir ev değil; duvarları nefes alan, koridorlarında gölgelerin dolaştığı terk edilmiş bir kuyu gibi. Kör Baykuş bana insanın bazen kendi hayatında bile figüran olabileceğini düşündürdü. Bazen aynaya bakıyoruz ve yüzümüzü görüyoruz. Bazen de ayna bize bakıyor. Bu kitap karanlık değil. Karanlığın gördüğü rüya. Bitirdiğimde içimde garip bir his kaldı. Sanki yıllardır omzumda oturan bir baykuş vardı da ben onu ilk kez fark etmiştim.
1000Kitap
Kör BaykuşSadık Hidayet · Yapı Kredi Yayınları · 202636,7bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Akıp gidiyor ama tam olarak hikayenin içinde değilim.
8/10
·528 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
Duzah, ilk basta epey etkilendiğim bir kurgu çünkü her karakterin kendi hayatının başrolü olduğu gösterilmiş. Yan karakterler figüran muamelesi görmüyor. Başka bir karakteri, sadece basrolun gördüğü kadarıyla görebiliyoruz ama gördüklerimizden ibaret olmadığı belli edilmiş. Nasıl mı? İlk basta şu şekilde düşünmüştüm; kitaplar, her şeyi gerekli ayrıntılarla anlata anlata ilerleyenler ve başrolün o an yaptığı,gördüğü, düşündüğü şekliyle ilerleyenler olarak ikiye ayrılır. Bizim ki 2.oluyor yani hikayenin bir yerinden başlamış ve o andan itibaren bengi ne düşünürse ya da görürse biz de onu okuyoruz. Mesela, abisi uzaktaymış ama bengi onun nerede olduğu yada kaçtığı gerçeğini düşünmek yerine, onun hakkında sahneye göre değişen, daha farklı şeyler(geçmişten anılar vs) düşündüğü için ilk basta hayatta olup olmadığını bile anlamadık. Öyle bir konuşuyordu ki sanki ölmüş. Eh onu bırakıp gitmesi boyle bir etki bırakmış olabilir. Bilemiyorum, belki de bu yüzden bize hafiften ölü gibi gösterilmiştir. Sonuç olarak her şeyi şak diye göstermiyor. Ne zaman karakterler o olaya, bilgiye denk düşerse, o zaman görüyorsun. Yan karakterler için de aynı şey söz konusu. Basroller biriyle yan yana gelirler ve sadece onların gördüğü kadarını görürüz ama arka planda o karakterin yaptığı birçok şey olduğu, o an ki rolünden ibaret olmadığı anlaşılır. Yazar işin bu kısmını iyi yapmış. Artı olarak slow burn olmasına rağmen sıkmıyor çünkü karakterler 1.kitapta hep yan yana, 2.kitapta ise zaten ilişkileri sıkmayacak kadar ilerlediği ve gereksiz olaylara çok yer vermediği için sıkıntı olmuyor. Özellikle incelendiğinde bir sürü sıkıntı çıkması ayrı mevzu. İşin uzmanı olmadığım için YouTube(Jülide müşerref ç.) incelemesinde bahsedilenleri pek fark etmedim ama şunu söyleyebilirim; hikaye, yazarin
Duzah 1Hazel Noya · Ephesus Yayınları · 2025446 okunma
Her şey artık eskisi gibi mi?
10/10
·312 syf.··
Beğendi
·
2026 49. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 13 Nisan 2026 18:59
Serinin üçüncü kitabını daha okumadım ama bence Dikkat Isırır serisinin en iyi kitabı bu olabilir. Öncelikle yeni gelen karakterler güzeldi Mika ve Arty karakterlerini sevdim. Sanırım seride önceden favori karakterim Sel ya da Ellana iken sanırım favori karakterim artık Mika oldu. Birde ben böyle ana karakterlerden bile küçük yan karakterleri sevmem ama Mika iyi yazılmıştı. Hikayeye büyük bir katkısı yok var mı kararsızım ama iyi ki eklenmiş bence. Kitabı çok beğendim fakat bazı eksikleri vardı öncelikle Dora karakterinin hemen öldürülmesini saçma buldum. He ama ölmesi gereken bir karakter miydi? Kesinlikle keşke ölümüne biraz daha deyinseler ya da Dora Sel’i korumak için ölmüş olsa daha iyi olurdu bence. Kitabın ortasında ya da sonlarında ölse mantıklıydı. Birde yazarın kitabın sonundaki olayları iyi bağlayamadığını düşünüyorum. Yani şu ‘Bütün Karındeşenleri yöneten kurt’ mevzusunu iyi çözülmediğini düşünüyorum. Biraz daha daha iyi mantıklı bir çözüm kurabilirdi gibi geliyor bana. Sonu fena değildi ama ikinci kitabın finali daha iyi olabilirdi. Üçüncü kitapta toparlanmasını umuyorum. Bir de kitabı Sel, Ellana ve Mikadan dinlemek biraz saçma geldi. Ben normalde kitaplarda hikayeleri farklı farklı karakterlerden dinlemeyi çok severim. Ama bu kitapta bence güzel yapılamamış örneğin Ellana’ın sahneleri bana çok boş geldi Ellana karakterini seviyorum ama bu kitapta aşırı figüran gibi geldi. İlk başta Ellana’ın kısımlarını okumak heyecan verici geliyordu ama o kadar sıkıcı olmaya başlamıştıkı 2-3 bölümü dışında Ellana’ın önemli bir kısımı yok. Sırf yazar sadece iki karakter anlatmasın ayrıca hikaye biraz da kasabanın dışında geçsin diye yazmış gibi. Kasabanın dışı dediğime bakmayın Ellana’ın evden çıktığı yok denecek kadar az bakkala bile inmiyor öyle. Bu arada yazarın farklı
Dikkat IsırırS. J. Wills · Xlibris Yayınları · 20253 okunma
Var Mısın ? /İnceleme/
Puan vermedi·320 syf.·
2026 105. kitabı
Hayatın koşturmacası içinde çoğumuz, sabah çalan o amansız alarmın sesiyle uyanıp, ait hissetmediğimiz metrobüs kuyruklarında, sevmediğimiz işlerin, bitmeyen faturaların ve "El alem ne der?" hapishanesinin gölgesinde bir ömür tüketiyoruz. Doğan Cüceloğlu’nun Var Mısın? adlı eseri, tam da bu kısırdöngünün ortasında nefes nefese kalmış modern insana hitap eden, sığ başarı methiyelerini elinin tersiyle iten entelektüel bir varoluş manifestosudur. Kitap, başarıyı banka hesapları, lüks arabalar ya da parıltılı unvanlar üzerinden tanımlayan illüzyonu tamamen reddederek; odağına insanın en zorlu ödevini, yani her şeye rağmen "kendisi olabilme" cesaretini yerleştirir. Cüceloğlu, seksen yılı aşkın bir ömrün imbiğinden süzülen akademik ve insani birikimini didaktik bir üsten bakışla değil, adeta bir yaşam yoldaşı bilgeliğiyle sunar. Yazar; iç disiplin, anlam arayışı ve niyet bilinci gibi kavramları felsefi bir zemine oturtarak, okuyucunun karşısına geçici teselliler değil, yapısal bir zihniyet dönüşümü haritası çıkarır. Eserin asıl gücü, bireysel psikolojiyi toplumsal gerçekliklerden koparmadan, bu toprakların genetiğine işlemiş olan "kurban psikolojisi" ve "atalet" gibi prangalarla bizi doğrudan yüzleştirmesinde yatar. Hatalarımız için sürekli anne babamızı, ekonomiyi ya da şanssızlığımızı suçlayıp kenara çekilmenin konforunu elimizden alır; bizi kendi ertelemelerimizle ve kaçışlarımızla baş başa bırakır. Cüceloğlu, bireyin kendi hayat sahnesinde bir figüran olmaktan kurtulup özneye dönüşebilmesi için dışsal onaylara değil, sarsılmaz bir içsel pusulaya ihtiyacı olduğunu savunur. Son sayfaya gelindiğinde okuyucuya sahte bir dünyada mucizeler vaat etmeyen bu nitelikli metin; bireyin kendi eksiklikleri ve potansiyeliyle barışarak, yaşamın direksiyonunu tam bir bilinç ve sarsılmaz
Duygu ve Düşünce
Var mısın?Doğan Cüceloğlu · Kronik Kitap · 202137,8bin okunma
9/10
·392 syf.··
Beğendi
·
2026 19. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 28 Mayıs 2026 23:25
“İçimdeki ölüyü diriltmek için aşık oldum; ölü birken iki oldu.” Kaan Murat Yanık; hakkında çok fazla olumlu yorum duyduğum için uzun zamandır kalemiyle tanışmayı beklediğim bir yazardı. Geç bile kalmışım Büyülü gerçekçilik ile yazılan kitaplardan çok hoşlanmam, o yüzden bu tarza yakınlaştırdığı için ayrıca sevdim kitabı. Bana biraz Ahmet Ümit’in kitaplarını hatırlattı Gelelim konuya. Başına gelen felaketleri unutmak ve hayalini kurduğu kitabı yazmak umuduyla Kars’a göçen Bünyamin, şehrin ücra bir köşesinde bir ev tutar. Birkaç ayını kederle tek başına geçirdikten sonra, ilerideki bir evden çıkan pembe duman onu şaşırtır ve kendine çeker. Gittiği bu evde Besti Nine ile tanışır. Bir süre sonra bu kadının canı pahasına sakladığı kilitli odada ne olduğunu merak eder ve yüzyıllık bir sırrın dinleyicisi olur. Bünyamin’in acı aşk hikayesiyle başlayan kitap “Eyvah, yine acı dolu kasvetli bir kitap okuyacağım.” fikrine alışmaya çalışırken, geçmişe dönen büyülü bir yolculukla şaşırtıcı bir şekilde devam edince açıkçası çok mutlu oldum. Girişteki Bünyamin sadece figüran. Yazarın asıl kaleme almak istedikleri Hindistan’dan Osmanlı’ya, gerçek ile düşlerin birbirine girdiği, merakla okuduğumuz bir serüven aslında Hindistan’da önemli bir vezir ölürken, oğlu Gülbadem’i Şah’a emanet eder. İlimle uğraşıp, uçarılıklarıyla herkesi canından bezdiren Gülbadem’le başa çıkamayan Şah, biraz da başından atmak için onu, Osmanlı Padişah’ına önemli bir ilimkar olarak gönderir. Yanına da yine herkesin şikayet ettiği papağan Zencefil’i verir. Bu ikili Osmanlı’daki önemli cinayetlerin sebebini çözecek, önemli olaylara imza atacaklardır. Hayal gücünün sınırlarında gezen bu akıcı kitabı okuyup sevmeyen çıkmaz bence ama aynı şeyi hikayenin sonu için söyleyemeyeceğim. Hikayenin sonunu çok anlamlı
Uzakların ŞarkısıKaan Murat Yanık · Ketebe Yayınları · 20234,791 okunma