Geçmişi anmanın büyük faydası, yabancının dostluğuna inanmanın asla doğru olamayacağını göstermesindendir.Yüzyıllardan beri insan kardeşliği davaları güdülmüş, filozoflar, peygamberler, bilginler, şairler bu davayı savunmuş, fakat sosyal kanun olan "milletler savaşı"nda en küçük değişme olmamıştır. Kardeşliği telkin eden Isa'yı Tannı'nın oğlu sayan Hristiyan katolik-protestan halinde, dindaşlarımı kardeş sayan Müslümanlar Sünnî-Şiî halinde birbirlerini boğazlamışlardır. İnsanları birleştirip tek devlet yapacağını, hattâ devleti de kaldıracağını ilân eden komünislerin akıttığı insan kanı ise insanlık tarihinde aşılması imkânsız bir rekordur.
Gerçek bu iken, Türkiye'nin kaderinde rol oynaması muhtemel parti liderlerinin șu veya bu milletle kardeşlikten bahsetmesi, saf milletimiz için ciddî bir tehlikedir.
Türk milleti, yukarı kademelerden gelen sözlere çabuk inanmakla ün yapmıştır. Bundan dolayıdır ki ona daima en katı gerçekleri söylemekte fayda vardır.
Şartlar ve sebepler hazır olunca karşımızdakilerin bize karşı hemen birleşecekleri unutulmamalıdır. Navarin Baskını örnektir; ders olmalıdır.
Şu da hatırdan çıkarılmamalıdır ki Türk milleti,
Müslüman milletler de dahil olduğu halde, başkalarına antipatik gelen bir millettir.
Bunun için Türk gençlerine sık sık geçmişi hatırlatıyoruz. Geçmişi hatırlatmak yarını düşünmemek için değil, yarının geçmişe benzememesine çalışmak içindir.
Dünkü gerçekler yarın da gerçek olabilir.
-Filozoflar devleti ele geçirmedikçe, ne devletin ne de yurttaşların dertleri biter ve bizim tasarladığınıız devlet hiçbir zaman gerçekleşemez, dersek, bu söz ürkütür mü onları?
Bugünkü kanun koyuculara benzemeyerek, filozoflar ister bir tek insanı, ister bütün bir
devleti ele aldıkları zaman, kanunları çizmeden önce insanın da, devletin de temiz olmasın isterler; temiz değilse, kendileri temizlerler.
“Platon uzun zaman önce, ‘Devleti filozoflar yönetmedikçe veya yöneticiler filozof gibi düşünmeyi öğrenip devlet yönetimiyle felsefeyi birleştirmedikçe hem devlet için hem de genel olarak insanlık için felaketlerin sonu gelmeyecektir,’ demişti. Biz iktidarı aldığımızda -ki bunun için çok beklemeyeceğiz, omuz silkmek fayda vermez, Grigori-, yönetimi ele geçirdiğimizde, iktidar Marksist temeller üzerinde yükselecek. Eğer Marksizme sözde değil gerçekten bağlı kalır ve kitleleri akıllarıyla, yaratıcı güçleriyle birlikte kuruluş çalışmalarına dahil edebilirsek, ciddi bir hataya düşmeden yeni toplumu inşa edebiliriz.”
Eflâtun'un ideal devletini tek hükümdar değil, bir "aristokratlar zümresi" yönetir.
Yöneticiler gibi bu aristokratlar zümresi de, doğal olarak, özel çıkar ardından koşmayıp kendilerini yalnızca devlete adarlar. Ne aileleri, ne özel mülkiyetleri ve ne de servetleri olmayacaktır.
Eflatun'un bu ideal devleti, aynı zamanda bir anlamda sosyalist bir devlet sayılır.
Ancak bu devlet aristokrasi ile yönetilmektedir. Çünkü ideal devleti, sayıları kısıtlı: olan bir zümre yönetir ve tüm kararları bu küçük aristokrat zümre verir.
Platon, başyapıtı Devlet’te, “Devlet büyütülmüş ruhtur” der. Bundan dolayı bireyin erdemlerini tartışmak için ideal devletin erdemleri üzerine bir diyalog yazar ve söz konusu devletin hükümdarlarına Filozof Krallar der (Platon’un filozoflar arasındaki beğenilirliği buna bağlanabilir). Filozof Krallar, devleti Aklın insan
ruhunu yönlendirdiği gibi yönlendirecekti. Temel erdem ‐hem Filozof Kral hem Akıl için- Platon’un İyi İdeasını anlamak diye tanımladığı Bilgelik’ti. Ancak bir insan için iyi olan başkası için
hiç de öyle olmayabilir...