İnsan bozulduğunda önce kelimeler bozulur.
Kelime bozulunca ölçü kayar, ölçü kayınca da terazinin dili susar. Bugün suskun olan tam da budur: Terazinin dili. Kimse tartmıyor, herkes haklı.
Modern çağın en büyük yanılgısı şudur: Çürümeyi dışarıda aramak. Oysa çürüme, bir toplumsal hadise değil; bireysel bir sessizliktir. İnsan, küçük bir haksızlığı içinden geçirip sustuğu anda büyük bir yıkımın tuğlasını koyar. Medeniyetler, bağırarak değil; fısıltılarla yıkılır.
Akademik olarak konuşursak: Liyakat bir yeterlilik meselesi değil, bir ahlâkî öncelik sorunudur. Kimin neyi bildiğinden önce, kimin neyi hak ettiği meselesidir. Ama ahlâk geri çekildiğinde bilgi öne geçmez; kurnazlık geçer. Zekâ, hesapla karıştırılır. Sadakat, itaatle eş anlamlı hâle gelir. Böylece yetenek değil, uyum kazanır.
Dervişler buna başka bir ad verir:
“Nefsin iş başına geçmesi.”
Çünkü nefis, ehliyet sormaz; yakınlık sorar. “Bizden mi?” der. “Bana bağlı mı?” der. Hakikati değil, menfaati ölçer. Ve nefis iktidara geçtiğinde, adalet izin alarak konuşur.
Filozoflar bu hâli bir tersine değerlenme olarak tarif eder. Değerler ölmez; yer değiştirir. Aşağıda kalması gereken yukarı çıkar, yukarıda olan aşağı itilir. Böyle toplumlarda dürüstlük romantik bir saflık, ilke ise ayak bağı sayılır. Kuralı çiğneyen uyanık, kurala uyan ise “hayatı bilmiyor” diye etiketlenir. Bu, ahlâkın değil; utanmanın sürgün edilmesidir.
Mistisizm burada söze girer ve der ki:
“Bir toplumda utanma duygusu kaybolduysa, yasa çoktan yenilmiştir.”
Çünkü yasa, ahlâkın koltuk değneğidir. Ahlâk yürüyemiyorsa, yasa da sadece ayakta durur; yol alamaz.
Devlet dediğimiz yapı, sanıldığı gibi bir bina ya da bir kurum değildir. O, kolektif vicdanın donmuş hâlidir. Vicdan akışkansa devlet adildir; vicdan bulanıksa devlet serttir. Bu yüzden zulüm