Fazıllar Toplumu: Erdemin Kolektif Hali
Bu üç kavramı bir araya getirdiğimizde, karşımıza aslında modern "zenginler kulübü" değil, Antik dönemden gelen bir etik ve yönetim felsefesi çıkıyor. Aristokrasi kelimesi kökeni itibarıyla "en iyilerin yönetimi" anlamına gelse de, buradaki "en iyi" olma hali tamamen "fazilet" (erdem) ve "kendini bilmek" üzerine inşa edilmiştir. İşte bu üçlü arasındaki o derin bağ: 1. Aristokrasi: "En İyiler" Kimdir? Kelime anlamı olarak Aristos (en iyi) ve Kratos (güç/yönetim) birleşimidir. Ancak Platon ve Aristoteles gibi düşünürler için gerçek bir aristokrat, maddi zenginliği ile değil, ruhun niteliğiyle ölçülür. * Gerçek aristokrasi, toplumun en bilge ve en erdemli kişilerinin sorumluluk aldığı bir yapıdır. * Buradaki temel amaç kişisel çıkar değil, kamu yararıdır. 2. Fazıllar Toplumu: Erdemin Kolektif Hali "Fazıl", kelime anlamıyla erdemli, bilgili ve ahlaklı demektir. Farabi’nin "Medinetü’l-Fazıla" (Erdemli Şehir) eserinde anlattığı gibi, bir toplumun huzuru ancak bireylerin ortak bir "hayır" ve "erdem" anlayışında birleşmesiyle mümkündür. * İş Birliği: İnsanlar sadece hayatta kalmak için değil, "iyi yaşamak" için bir araya gelirler. * Liyakat: Fazıllar toplumunda makamlar, o işe en layık olan (en faziletli) kişilere verilir. 3. Kendini Bilmek: Temel Taş Yunus Emre’nin "İlim kendin bilmektir" sözü, bu sistemin motorudur. Kendini bilmeyen birinin ne fazıl olması ne de adil bir yönetici (aristokrat) olması mümkündür. * Sınırlarını Tanımak: Kendi eksiklerini, tutkularını ve kapasitesini bilmek, kibri engeller. * İçsel Disiplin: Kendini bilen insan, başkalarını yönetmeden önce kendi arzularını yönetmeyi öğrenir. Özetle: Bir toplumun "fazıllar toplumu" olabilmesi için, onu yönetenlerin (aristokrasinin) sadece teknik bilgiye değil, "kendini bilme" olgunluğuna
Vasatın Saltanatı Üzerine Bir Teşhisnâme
İnsan bozulduğunda önce kelimeler bozulur. Kelime bozulunca ölçü kayar, ölçü kayınca da terazinin dili susar. Bugün suskun olan tam da budur: Terazinin dili. Kimse tartmıyor, herkes haklı. Modern çağın en büyük yanılgısı şudur: Çürümeyi dışarıda aramak. Oysa çürüme, bir toplumsal hadise değil; bireysel bir sessizliktir. İnsan, küçük bir haksızlığı içinden geçirip sustuğu anda büyük bir yıkımın tuğlasını koyar. Medeniyetler, bağırarak değil; fısıltılarla yıkılır. Akademik olarak konuşursak: Liyakat bir yeterlilik meselesi değil, bir ahlâkî öncelik sorunudur. Kimin neyi bildiğinden önce, kimin neyi hak ettiği meselesidir. Ama ahlâk geri çekildiğinde bilgi öne geçmez; kurnazlık geçer. Zekâ, hesapla karıştırılır. Sadakat, itaatle eş anlamlı hâle gelir. Böylece yetenek değil, uyum kazanır. Dervişler buna başka bir ad verir: “Nefsin iş başına geçmesi.” Çünkü nefis, ehliyet sormaz; yakınlık sorar. “Bizden mi?” der. “Bana bağlı mı?” der. Hakikati değil, menfaati ölçer. Ve nefis iktidara geçtiğinde, adalet izin alarak konuşur. Filozoflar bu hâli bir tersine değerlenme olarak tarif eder. Değerler ölmez; yer değiştirir. Aşağıda kalması gereken yukarı çıkar, yukarıda olan aşağı itilir. Böyle toplumlarda dürüstlük romantik bir saflık, ilke ise ayak bağı sayılır. Kuralı çiğneyen uyanık, kurala uyan ise “hayatı bilmiyor” diye etiketlenir. Bu, ahlâkın değil; utanmanın sürgün edilmesidir. Mistisizm burada söze girer ve der ki: “Bir toplumda utanma duygusu kaybolduysa, yasa çoktan yenilmiştir.” Çünkü yasa, ahlâkın koltuk değneğidir. Ahlâk yürüyemiyorsa, yasa da sadece ayakta durur; yol alamaz. Devlet dediğimiz yapı, sanıldığı gibi bir bina ya da bir kurum değildir. O, kolektif vicdanın donmuş hâlidir. Vicdan akışkansa devlet adildir; vicdan bulanıksa devlet serttir. Bu yüzden zulüm
Reklam
Platon'un İslam Dinine etkisi olmuşmudur?
Platon’un Devlet kitabı MÖ. 340 yılında yayımlanmış. İlk İslam devleti de Hz. Muhammed'in 622'de Medine Sözleşmesiyle kurulan siyasi oluşumdur. 1. Liderlik ve Erdem Şartı Platon: Devletin başına bilgeliği, adaleti ve erdemi kanıtlanmış yöneticiler (filozoflar veya en üstün koruyucular) gelmeli. Lider maddi çıkar peşinde koşmamalı. İslam: Halife/Emir adaletli, bilgili, ahlaki bakımdan üstün ve ümmetin güvenini kazanmış olmalı. “En hayırlınız, insanlara faydalı olandır” ilkesi ile yönetici ahlaki örnek olmalı. 2. Özel Mülkiyetten Uzak Durma Platon: Koruyucuların özel mülkü, altını-gümüşü olmayacak; böylece görevlerine odaklanacak ve yozlaşmayacaklar. İslam: Yöneticilerin ve devlet görevlilerinin israfa, lükse ve servet biriktirmeye yönelmesi hoş karşılanmaz. Hz. Ömer’in sade yaşamı ve “Beytülmal”ın (devlet hazinesi) halkın hakkı olması ilkesi buna örnek. 3. Eğitimde Ahlakın Temeli Platon: Gençler, erdemi ve cesareti besleyen hikâyelerle yetiştirilmeli; zararlı mitler sansürlenmeli. İslam: Çocuk eğitimi ahlak temelli olmalı; doğru örnekler, peygamber kıssaları ve Kur’an’ın öğütleri ile karakter inşa edilmeli. 4. Savaşta Cesaret ve Kutsal Görev Platon: Koruyucu, ölümü göze almalı, devlet için savaşmalı. İslam: Meşru savunma durumunda cihad bir görevdir; ölümden korkmamak, imanla beslenen bir cesaret olarak görülür. 5. Lüks ve İsrafa Karşı Duruş Platon: Lüks ve sefahat toplumu bozar; sadelik ve ölçülülük esastır.
Platon'un Adalet Anlayışı
Platon'a göre insan üç kısmın birleşmesiyle oluşur. Akıl, irade ve iştah. Adalette insandan türeyen bir kavram olduğu için Platon'a göre bu 3 kısmın uyum ve kendi sınırları içinde çalışmasıyla meydana gelir. Akıl (Yönetici: filozoflar), irade (Askerler: devleti koruyanlar) ve İştah (Üreticiler: işçiler zanaatkarlar...). Bu üç ayrı bölüm birbirlerinin işine karışmadan düzgün bir şekilde çalışırsa karşımıza olabilecek ideal adalet çıkar.
Felsefe
Filozoflar düşüncelerini üretirken yaşadıkları çağı olaylarından etkilenmişlerdir. Onların düşüncelerine etki eden çoğunlukla siyasi ve sosyal karakterli bu olaylar onların hayatlarında bazen olumsuz izler ve hatıralar bırakmıştır. Gelecek kaygısının açık bir şekilde kendisini hissettirdiği ve ortaya çıkan olumsuz durumun topyekûn yaşandığı bu dönemler kriz dönemleri olarak nitelenmektedir. Bu dönemlerde yaşamış olan filozofların düşünceleri üzerinde bu ortamın etkilerini görmek mümkün olmaktadır. Bu çalışmamızda düşüncelerini değerlendireceğimiz İbn Bācce ile Levinas yaşadıkları dönemler itibariyle böyle bir kriz döneminde düşüncelerini üretmiş filozoflardır. İbn Bācce Endülüs’te küçük devletlerin sürekli birbiriyle savaş halinde oldukları bir dönemde doğmuş ve ömrünün sonlarını katı ve mutaassıp bir din anlayışına sahip olan Murabıtlar Devleti döneminde yaşamıştır. Levinas ise Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünya savaşlarına gebe bir ortamda Avrupa’da doğmuş ve Nazizmin ve Yahudi karşıtlığının yükseldiği bir ortamda ölümün nefesini sürekli ensesinde hissettiği bir çocukluk ve gençlik geçirmiştir. Nitekim o birçok yakın akrabasını Nazi kamplarında kaybetmiştir. Düşünceleri dikkatle izlenecek olursa her iki filozofun, düşüncelerinde insanı merkeze alan bir anlayış geliştirdikleri görünmektedir. Fakat bu antroposantrik yaklaşımın yansıması ikisinde farklı yönlerde gelişmiştir. İbn Bācce içe dönük bir anlayış ve içsel bir tecrübeyle insanı amacına ulaştırmayı önerirken Levinas dışa dönük bir bakış açısıyla, başkasını/ötekini ön plana çıkarmıştır.
Filozoflar Devleti-Platon
Beden - Ruh. - Erdem - Devlet Kafa - Akıl - Bilgelik - Yönetici Göğüs - İrade - Cesaret - Muhafızlar Karın Altı - Arzu - Ölçülülük - Ticaret Sınıfı Sofie'nin Dünyası
Felsefe
Reklam
Reklam