Gerçekten sindirerek okuduğum ama okullar açılmadan işe girdiğim ve okullar açıldıktan sonra fırsat bulamadığımdan abartılı uzayan bir süreçte kitabımı bitirdiğim için bu açıklamayı yapmak zorunda gibi hissediyorum kendimi. Okuduğum ikinci Orhan Pamuk kitabıdır ve bayıldığım bir diğer eseridir diye tabir edersem de hiç de yanlış olmaz benim adıma. Detaylara inerek bu kitap hakkında uzun uzun konuşmak istiyorum.
Kişiler, betimlemeler, her bir detay, yazarın aslında kitaba dahil olması, daha sonra aşk ve müze üzerine sonsözünde aslında Kemal de kendinden izler barındırması gibi ince detaylar beni kitaba meftun etti. Yazarın Yeni Hayat kitabında da sıkça fark ettiğimiz, kitaba ismini veren, Füsun’un eşyalarından oluşan Masumiyet Müzesini ve eşyaların insanı teselli edişini net bir şekilde anlattığını okumak beni bir miktar duygulandırdı. Yazara da yakın hissetmeme sebep oldu. Detayların güzelliğine inanan biri olarak kitapların özenle ve akılda soru işareti bırakmayacak düzeyde detaylı işlenmesi kitabı daha da lezzetli yapıyor.
Füsun’la Kemal’in aşkına dair infolar almama rağmen kitabı ilk okuduğumda Kemal’in Sibel ile nişanlı olduğunu öğrenmek beni birazcık kitaba sürükledi. Dümdüz basit bir aşk kitabı okumayacaktım belli ki. Zaten Orhan Pamuk’tan avam bir aşk hikayesi beklemiyordum ama etik anlayışına bağlı olarak kişinin yorumlamasında çatışma ortamının oluşacağını erken anladım. Ve çok da uzun sürmedi ki zaten 30’lu yaşlarında yetişkin Kemal’in, kendi yaşıtlarında olgun, avrupai olan toplumca yeterli ve evlenilecek kadın olarak görülen Sibel’i, 18 yaşında tezgahtarlık yapan toy liseli Füsun’la aldattığını okuyoruz. Bu olay benim yazdığım kadar basit değil. Kitabın can alıcı noktası, olay akışını şekillendiren, ayrıca Kemal’in 9 yıl boyunca acı çekerek “aşk” diye