Panayırda görünme ve kararsızlık
Mevsimlerin fıtri inkılabıyla birlikte kainata gelen canlılık, ne yazık ki modern insanın nefsani dürtülerini de tetiklemekte; her iki cinsin de kendini fütursuzca vitrine çıkarma, saklama asaletinden mahrum kalıp gösterme yarışına girme meyli baş göstermektedir. Bu teşhir ve görünme arzusu, ne yazık ki düşüncelerin ve kalplerin konuşması gereken entelektüel platformlara dahi sirayet etmiş durumdadır. Son dönemde dijital mecralarda, tesettür şiarını taşıyan hanımefendilerin dahi tam bir anonimlik ile mutlak bir görünürlük arasında sıkışıp kaldıklarına, yüzlerinin bir kısmını veya flu kesitlerini paylaşarak kendilerini göstermekle gizlemek arasında kararsız bir arafta durduklarına şahit oluyorum. Kuşkusuz, tesettür dairesi içinde bir fotoğrafın varlığı fıkhen tamamen muhalif addedilmeyebilir; lakin burada asıl yaralayıcı ve mantık dışı olan durum, arada kalmışlık... Halbuki bu tür fikri zeminler, kişinin görsel vitrinini değil; zihninin derinliğini, kalbinin rıhtımını ve ruhunun kalitesini sergilemesi gereken mukaddes sahalardır. Görünmenin ve durmadan parlatılan alternatiflerin esaretinden kurtulmanın en selametli yolu, anonimlik perdesine bürünmektir; zira ne lüzum vardır ki ruhun kelam ettiği yerde yüzünün hatta bedenin gölgesi takılsın? Kalpteki ihlas ve dürüstlük mizanı netlik üzerine kuruludur; nefsini hem helal dairesinde tutup hem de fani vitrinlerin ilgisine ufak kapılar aralamaya çalışmak, ruhu iki iklim arasında hırpalamaktan başka bir işe yaramaz. Kendini yarım yamalak da olsa gösterme arafında kalan bir ruh, asrın beğenilme ve görünme hastalığına karşı mağlup sayılır; zira alternatifi ve vitrini olanın odaklanması, derinliği ve kalbi huzuru eksik kalır. Cemil Meriç’in ifadesiyle, modern çağ insanı adeta eşyanın ve suretlerin hamalı haline getirmiştir. Bu
Din
Şöyle etrafıma bakıyorum da; belirsizliğin garanti insanı olmayalım dostlar, gerçekten yazık. İnsanlar bir tuhaf; bir yanda zihnini besleyen, sana kıymet veren o net insanlar varken, gidip tutarsızlıklarla dolu, ne yapacağı belli olmayan o flu alanlarda 'cepte' kalmayı kabul etmek niye? Bir bakıyorum, herkes birinin cevabını bekliyor, biri yazsa da rahatlasam diye bekleme odasında ömrünü tüketiyor. Fark ettiğin an çizeceksin çizgiyi; çünkü belirsizlik dediğin şey bir tercih değil, resmen karşı tarafın özensizliği. Seyirci kalmaya gerek yok; kendi hayatının merkezine çekildiğin an, o saçma oyunların da hükmü kalmıyor zaten 👌👌
Duygu ve Düşünce
Reklam
Net Olmayanın Karşısında, Net Bir Ben ​Net olmayan hiçbir duygunun muhatabı değilim. Bu ördüğüm bir duvar değil; rotamı belirleyen bir pusula. Hayat zaten yeterince flu. Yarım cümleler, "belki"ler, "sonra bakarız"lar... Bunların hepsi enerjimi sömüren birer sis bulutu. Ben ise önümü, yönümü görmek istiyorum. ​Bu yüzden netlik, benim kendime duyduğum saygının ta kendisi. Birisi ne hissettiğini bilmiyorsa, ben onun kararsızlığının bekleme odası olmak zorunda değilim. Çünkü ben değerliyim; zamanım, kalbim ve zihnim çok kıymetli. ​Net olamamak bazen karşı tarafın kötülüğünden değil, kendi yolunu henüz bulamayışındandır. Ona kızmıyorum. Sadece, o belirsiz arayışa eşlik edecek kişi ben değilim. Ben yolunu bilenlerle, ne istediğini cesaretle söyleyebilenlerle aynı masaya oturmak istiyorum. ​Bu bir katılık ya da keskinlik değil; sadece berraklık. Suyu bulandırmamak için kibarca kenara çekilmek gibi... Bu duruşla hem kendimi koruyorum hem de karşımdakine "Önce kendinle netleş" deme nezaketini gösteriyorum. ​Net olmayan duygulara kapıyı kapatınca, hayatımda net olanlara yer açılıyor. Güven gibi. Gerçek bir heves gibi. "İyi ki" dedirten o sahici bağlar gibi... Ben o berraklığı seçiyorum. Çünkü bulanık bir fotoğrafta kimse kendini net göremez. Ben hem kendimi görmek hem de olduğum gibi görünmek istiyorum. ​Hayatında netliği seçmek bir bencillik değil, kendine verdiğin en güzel sözdür. Ve sözünü tutan insan, en çok kendine şifadır, en çok Rabbine yakındır, en çok Aşkına hayrandır. ___ /Güven Taşdemir
Flu
Bulanık zihinlere mahsus, dalgın bir yorgunluk. Dökülen takvim yaprağı sanki: Silinen suretler. Şen yüzlere inen, akşamsefası, tevil durgunluk, Her yanda pür neşe, ölümü bekliyor cesetler. … Karanlığın içinde kaybolan birer gölge gibi, Derin bir sessizlik; dilde sükût, ruhta yangın. İki yanından iki nehir akan, çölde gibi, Bahtsız, yılgın ve serabına bile dargın. … Birbirini nakzeden sesler dolanırken boşlukta, Her biri kendi izinde, kendi hükmüne mahpus. Kırık bir ayna gibi çoğalırken manâ yoklukta, Her parçası bütüne küskün, bütünden me'yus. … Pas tutmuş aynalarda yükselirken akisler, Bir yüz arar kendini, bin parçaya bölünmüş. Uzak menziller gibi suskunlaşmış bahisler, Her sual, kendi inkârında çoktan çözülmüş.
Şiir
Duymamazlıktan gelmek
Sağ kulağım iki gündür duymuyor. Sabah uyandım, korkunç bir basınç ve uğultu... pufff! sesler yok. Belli ki içeride benden habersiz bir şeyler oldu, dış dünyayla selamı sabahı kesti. Yılmaz'ın kahır bölümünde bir anda kör olayazması gibi, ben de bir anda hayatı duymamazlıktan gelme (yüzde elli) kararı alarak güne başladım. Akşamı zor edip acile gittim. Doktor, sakız çiğnemeyi denediniz mi? dedi. Ne münasebet doktor bey, sakız çiğnemeyi sevmem, dedim. Hmm o halde ilaç yazalım, bir haftaya geçmezse kbb'ye gidin, dedi. Tıbbın sakız ve farmakolojiyi ikame etmesine mi üzüleyim, tedavideki flu gidişata mı kafayı takayım diye bir iç monoloğa giderken yol üstünde gözüme ilişen cafeden bir çay aldım. kasanın yanında duran sakız paketlerine nefretle baktım. kim bilir… Bir yudum aldım. çayın tadı, kokusu korkunçtu. masaya bırakıp hastaneden çıktım. İnsanın sağ kulağı duymadığı zaman, belli ki çayın tadını da alamıyordu. Monoloğa çayın tadı konu başlığını ekledim. Telefonuma gelen e-reçetemi alıp sağ kulağımdaki uğultuyla eve doğru yollandım.
Hayata Dair
İnsan, zaman içerisinde nasıl da dönüşüyor. Bazen ummadığı şeye. Bazen de olmaya can attığı şeyden daha fazlasına. İmrenerek baktığı yerin alçaklığına şaşıyor bazen. Gözünü artık yukarı kaydırmaktan caydığı nokta belirleniyor o anda. Konuşmak için, tanışmak için ve en son sevmek için can attığı kim varsa yüzyıllık küllerle örtülmüş gibi başkalaşıyor gözünde. Bir övgüye muhtaç ilk gençlik yıllarının acemi telaşında kendini aşma yolundaki her adımı özürlerle, belki benlerle, neden benlerde sekteye uğratışını o geçici olgunluk aynasında devrik gözlerle izliyor. Bu şekilde kendi çevresinde oluşturduğu aşılmaz halkaların sayısını giderek arttırıyor olmanın yardıma muhtaç yalnızlığını kendine güç belliyor. Ayakta kalmaya devam etmenin doğal yolunun bu olduğunu bilmeden tamamen içgüdüleriyle kendisi için biçilen bu tek yola giriyor. Yabanıl duyguları kendine ev kılmanın ama daha da yalnızlaşmanın o korunaksız duvarları ilk gençliğinin üstüne taşınmaz yükler bırakıyor. Tüm bu yükleri kaldırmaya gönüllü bir şekilde ya da kaldırmayıp her şeyi parçalama seçeneği yokmuşçasına kambur bir sırta, yorgun bir bedene değişiyor olgunluğu. Tam bu sırada konforlu yalıtılmışlığı çekici bir yan kazanmış oluyor. Yabancılar gelip sorular soruyorlar kendi sorunları hakkında, bir zamanlar ilişkilenmiş olanlar gelip nemalanmak istiyorlar kendileri hakkında, ağırlık taşımaya alışkın omuzlarına kendi varoluşlarının, onu görmekten uzaklığının ağırlığını yüklüyorlar. Bir tek kendileri var orada. Yabancıların dünyasında her şey kendileri hakkındadır. Hiçbirinde özne olamadığını farketmenin burukluğunu seziyor insan. Fakat artık dönüşme yaratacak kadar yeni ya da yıkıcı bir şey değil bu. Durağanlaşıyor ve kendini akıntıya bırakıyor. Batmakta olan güneşin son ışıltılarında, gölgelerin karanlığa teslim
Reklam
Reklam