Rapunzel uyarlaması ve ben bunu Rapunzel’den daha çok beğendim. Küçükken Rapunzel’i izlediğimde kıza çok kızardım. “Sen bir kraliyet üyesinin tek prensesiymissin, nasıl serseri, ne olduğu belli olmayan Flynn ile olursun?” diye düşünürdüm.
Burada Allah’tan kraliyet olayı yoktu. Çünkü benim bu düşüncem apayrı bir şerefsizlik.
Aslında 8 puan verecektim, aklımdaki puan oydu. Bazı yerlerde sıkıp uzatılsa da sonuçta bir uyarlama kitabı olduğu için çok sorgulamadım. Bizim oğlanın dinlemeden etmeden gitmesine de çok kızamadım Ren’e. Çünkü hepsi izlediğim şeyle aynıydı; tek fark modern bir dünyada geçmesi ve ufak değişikliklerdi.
2 puan kırıp 6 puan vermemin nedenlerinden biri, açıkçası Gloria ile Ren arasında bir yüzleşme beklememdi. Bir de Gloria’nın dilinden dinleseydik olayın iç yüzü bize daha etkili yansırdı. Ortada kulağa şaka gibi gelen ama aslında aşırı iğrenç ve korkunç bir olay var. Böyle bir şey yaşadığımı düşünmek bile beni dehşete düşürüyor.
Anne babasının üvey olmasını geçtim, isimlerinin bile farklı olması ve Ren’in bunu bir anda, çok kötü bir şekilde öğrenmesi… Sonrasında gelişen olaylar aşırı korkunç. Kızın hayatı zaten her şeyden uzak geçmiş; dünyaya karşı sıfır bilgi birikimi var. Annesi ve babası olarak bildiği insanlardan başka kimseyi tanımıyor. Tanıdığı çok az insan da ailesiyle birlikte merkeze gittiğinde uğradıkları dükkân sahipleri.
Hayatında hiç telefon görmediği, herhangi bir teknolojik aletle temas etmediği için Ren’in dünyası minnacık. Ama o küçük dünyasından inanılmaz keyif alıyor. Ve bence çoğumuz o dünyada yaşayamazdık. Teknoloji bağımlısıyız; ne kadar inkâr etsek de artık yapay zekâsız bile yapamamaya başladık. Her şeyin elimizin altında olmasından aşırı zevk alıyoruz. Bu yüzden Ren’in o küçük dünyası aslında inanılmaz bir şey.
Gloria ve
Callypso Lilis, 16 yaşına girmesine iki hafta kala yıllarca kendisini istismar eden üvey babasını öldürür ve Pazarlıkçı olarak bilinen Desmond Flynn'den yardım ister. Her bir iyilik, Pazarlıkçı'ya ödenecek bir borçtur ve genellikle sonu iyi bitmez. Ancak Pazarlıkçı, üvey babasının cesedini ortadan kaldırmak için bir karşılık talep etmez çünkü Callie henüz reşit değildir. Des, Callie'yi Peel Akademisi'ne yerleştirir ve 5 ay sonra Callie onu tekrar çağırır çünkü onun bir siren olması Des'in büyüsünü zayıflatır. Bir anlaşma yaparlar, böylece Callie'nin kolundaki bileziğin ilk boncuğu senet olarak ortaya çıkar. O günden sonra Callie, Des'i çağırmaya devam eder ve birlikte geçirdikleri her bir gün Callie'nin kolunda bir boncuğa mâl olur. Ancak bir gün Des gelmeyi bırakır, ta ki 7 yıl sonra Callie sirenini dedektiflik yapmak için kullanırken borçlarını toplamak üzere geri dönene kadar.
Kitap genel olarak gayet iyi ve çerezlik okuma için uygun ama değinmek istediğim birkaç konu var. Yazarın dili hafif ve hızlı okunuyor ve bu iyi bir şey. Benim gözüme batan kısım, kişisel olarak fantastik kitaplarda 1. tekil şahıs kullanımının atmosfer kurma konusunda zayıf olduğunu düşünmem. Zaten kitapta da evren fazlasıyla arka plana atılmıştı. Yazar bize fantastik bir evren anlatmaktansa çiftimiz üzerine odaklanmayı tercih etmiş.
Callie önce eski sevgilisi Eli'dan kurtuluyor, sonra Des ile olan karmaşık ilişkisini çözmeye çalışıyor. Sebebini anlamadığım şekilde ikisi de birbirlerini açık açık sevmelerine ve sık sık o ya da bu şekilde bunu dile getirmelerine rağmen reddedilmekten korkuyorlar. Bu kedi-fare oyunu, sonunda ruh eşi olduklarını ve ilişkilerindeki yedi yıllık aranın nişanlanmış olmalarından kaynaklandığını öğrenmemizle bitiyor.
Bu sırada arka planda Ötediyar'ın ve 4 farklı
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Rahmetli en sevdiğim yazarlandan biri. Tüm kitaplarını okumuş olmak beni mutlu ediyor. Casusluk üzerine kitaplar seviyorsanız şiddetle öneririm. Toplamda sanırım 6 kitabı Türkçe’ye çevrildi
Güç SınırıVince Flynn · Remzi Kitabevi · 200119 okunma
Şiirlerini çok sevdiğim İrlandalı şair Yeats'in, Paddy Flynn adında, neşeli bir ihtiyardan duyduğu halk hikayelerini ve kendi yaşamından ilginç kesitleri, hiç bir ekleme yapmadan yazdığı bir defter...
Bugünün İrlanda, İskoçya, Galliler halkları ve Anadolu'da da Galatlar diye bilinen Keltler, politeizm mitolojisine ve pagan inancına sahiptir. Bu nedenle ölmüş ruhlarla bir arada yaşadıklarına inanıyorlar. Özellikle köy yaşamının az sayıda insanın dilden dile konuşulan, -artık hayatın bir parçası haline gelmiş- hayaletlerle sürdüğü söylenebilir.
Küçük bir kızın kaybolduğu bir hikayeyle başlıyor eser; kız kimin ne zaman öleceği bilgisiyle döner ve bunu onu kaçıran perilerin söylediğini anlatır...
Kelt mitolojisinde uğruna çok kişinin can verdiği Mary Hynes öyküsü anlatılırmış. Söylenenlere göre yeryüzü daha güzelini görmemiş. Ama çok genç yaşta ölmüş... Sonra doğan çok güzel kızların mutsuz olduğuna ve kötü kaderle doğduğuna inanılmaya başlanmış... Belki de 'çirkin bahtı' buradan türemiş olabilir :)
Eserde Araf'ın ve cehennemin tasvirleri yapılıyor, çok ilginç detaylar var.
Perilerin ve küçük cüce cinlerin, birlikte çalışan, yiyip içen ve farklı giysiler giyen varlıkların görüldüğü halk hikâyeleri... İntikam ve kötülük için etrafta dolaşan, hattâ sırf yaşayan insanların duasını almak için gelen ve onları terketmenin karşılığında dua isteyen azap içinde ruhlar...
Yazar da bilge bir dostu ve kahin olduğuna inandığı genç bir hanımla yaptığı yolculuğu anlatıyor, mağarada yaşayan küçük insanlar ve uzun boylu güzel bir kadın görüyor, kadın Yeats'i şöyle uyarıyor; "Dikkatli ol, bizim hakkımızda çok şey öğrenmeye kalkışma."
Bazı öyküler kedilerle ilgili öyle şeyler anlatıyor ki; evde kediniz varsa, bir süre çok fena etkisinde kalabilirsiniz :))
Ormanda görülen doğaüstü
Kelt ŞafağıWilliam Butler Yeats · Dedalus Kitap · 201796 okunma
Kim Young-ha'nın Bir Katilin Güncesi (Diary of a Murderer / 살인자의 기억법), psikolojik gerilim ile edebi romanı başarılı biçimde birleştiren etkileyici bir eserdir. Romanın merkezinde, Alzheimer başlangıcı yaşayan emekli seri katil Kim Byeongsu bulunur. Hafızası giderek silinirken hem geçmişiyle hem de kendi zihniyle mücadele etmek zorunda kalır.
Romanın en güçlü yanı, okuru güvenilmez bir anlatıcının zihnine hapsetmesidir. Byeongsu'nun anlattıkları ne kadar gerçektir, ne kadarı hastalığının yarattığı bir yanılsamadır? Yazar bu soruyu son sayfaya kadar canlı tutar. Böylece kitap yalnızca bir seri katil hikâyesi olmaktan çıkar; hafıza, kimlik ve gerçeklik üzerine bir sorgulamaya dönüşür.
Kim Young-ha, alışılmış seri katil romanlarının aksine okurun katile karşı empati kurmasını sağlar. Bir zamanlar onlarca insanı öldürmüş olan Byeongsu, şimdi kızını korumaya çalışan yaşlı ve kırılgan bir adamdır. Bu ahlaki ikilem kitabın en çarpıcı yönlerinden biridir.
Yazarın dili kısa, soğuk ve ironiktir. Kara mizah ile gerilimi bir araya getirirken, Kore toplumuna ve geçmişin karanlık dönemlerine ilişkin ince göndermeler de yapar. Özellikle hafıza kaybının anlatı tekniğine dönüştürülmesi romanı özgün kılar.
Kitabın finali ise en çok konuşulan kısmıdır. Son bölümlerde gerçek ile hayal arasındaki çizgi tamamen bulanıklaşır ve okur, başından beri okuduklarının doğruluğunu yeniden değerlendirmek zorunda kalır. Bu nedenle roman, ikinci kez okunduğunda farklı anlamlar kazanan eserlerden biridir.
Kısa ama etkisi uzun süren, zihin oyunlarını seven okurlar için modern Kore edebiyatının en başarılı gerilim romanlarından biridir. Özellikle Haruki Murakami ve Gillian Flynn tarzı psikolojik ve karanlık atmosferli eserleri sevenlere rahatlıkla önerilebilir.
Bir Katilin GüncesiKim Young-Ha
Hellooovvv
Çıktığından beridir kapağıyla baş edemediğim kitabın meğerse en masum kısmı kapağıymış bilemedim.
Başlarda Holland kardeşler okunabilir gibiydi ama sonradan saçma ergen bir hâl aldı ki sormayın gitsin.
Tamam karakterlerin yaş ortalaması yirmi beşin altında olabilir ama biz ne ergenler okuduk ağır usturuplu ne istediğini bilen.
Holland kardeşlerin ikinci küçüğü olan Knox Holland'ı okuyoruz . Kendisi motokros yarışmacısı. Kariyerinin ilk yılında sinirini takım arkadaşından çıkarınca takımdan kovulması da kaçınılmaz oluyor.
Knox kariyerini yeniden kazanmak için Olimpiyatlarda madalya sahibi cimnastikçi Avery'den ders almaya başlar.
Avery ise yarıştığı bir yarışma sırasında sakatlanır ve yoğun antrenmanlarla iyileşmeye çalışır.
Üzerindeki baskıdan kurtulup cimnastiğe geri dönmenin planını yaparken bir yandan da Knox'a özel dersler vermeye başlar.
Yani bu kısıma kadar konu böyle. Başlarda birbirlerine olan tahammülsüzlükleri ve hangisinin egosu daha büyük tartışmasını okurken eğlendik gibiydi. Ama sonra bakın abartmıyorum iş tamamen ergen tavırlara döndü.
Knox'un ben ilişki yaşamam, ben kimseyle çıkmam, ben kimseye sarılmam kararlılığı üç saniye falan sürdü. Ki bunu kızın söylemesi gerekirken Knox dan duymak saçma geldi.
Avery, Knox dan bir tık daha iyiydi ama karakter olarak bence ben onu da sevmedim.
Senin yaşın ne başın ne! Bacak kadar boyu var, türlü türlü huyları var.
İşin en trajik yani ise beş Holland kardeşlerin en merak ettiğim abisi Hendrick'in kitabının olmaması ! Resmen şokum şaştı. Bacaksız Flynn'ın bile kitabı varken Hendrick'in nasıl olmaz anlamıyorum.
Şimdilik diğer kardeşler hiç ilgi alanıma girmediği için seriye devam etmeyeceğim.
Herkesler bir okusun bakalım kesin kararımı o zaman veririm bence.
Ama bildiğim birşey var ki bu