Aslında bir aşka, olup bittikten sonra, en sonundan baktığımda, geride aşk adıyla anılacak bir şey bulamıyorum; belki hoş bir duygucuk, kısa bir süre yaşanmış ama mutlaka sona ermiştir; geriye kalan buruk bir tebessüm, acılı bir anı, yitmiş bir aşk vehmi, görünmez olmuş! Oysa başlarken ne kadar inandırıcı her şey. İki insanın, bir örgü gibi, tülden, hafif bir dantel gibi sarınmışlıkları vardır aşkı. Etin ete, ısının ısıya geçişi; yitirdiği yarısını arayan insanoğlunun bulduğunu sandığı parçasına rastladığında geçirdiği bir baygınlıktır aşk. Sonu olmasa, sonu gelmese vardır, evet vardır. Bir düşünce olarak, nakşedilmiş bir bilgi olarak genlerimize, vardır; yoktur demeye dilimizin varmadığı; kıyamadığımız için yok olmasına, elbirliğiyle yalandan var ettiğimiz bir sözcük, olmasını hep istediğimiz ve isteyeceğimiz bir umuttur aşk, bu umudu almaya kimin gücü yeter yarının insanından?
Yıllar önceydi, yıllar yıllar önce,
Deniz kıyısındaki
O diyarda bir genç kız yaşıyordu
Bilirsiniz adını, ANNABEL LEE; —
Düşünmezdi hiçbir şey benim olmaktan başka,
Sevmekten başka beni.
Ben çocuktum o çocuk o deniz ülkesinde
Sevdik birbirimizi
Aşktan büyük daha özge bir aşkla
Ben ve canım Annabel Lee —
Bir sevda ki gökte uçan melekler
Kıskanırlardı bizi.
Ve bu yüzden yıllar ve yıllar önce
Deniz kıyısındaki
O diyarda soğuk bir rüzgar esti buluttan
Dondu canım Annabel Lee
Soyluydu, hanedandan biri gelip götürdü,
Bırakıp gitti beni
Bir mezara gömdüler o diyarda
Deniz kıyısındaki.
Pek hoşnut değillerdi sanki gökte melekler,
Kıskanmışlar mıydı onu ve beni; —
Evet! Buydu nedeni (herkes bilir yaşayan o diyarda
Deniz kıyısındaki)
Bu yüzden esti gece o dondurucu rüzgar
Böyle öldü Annabel Lee.