1940’lı yılların hemen başında Almanya’nın Fransa’yı işgal etmesiyle başlayan süreçte hayatın anlamını ve intihar eylemini sorgulayan Camus, intihara neden olan şeylerin anlamsızlığını anlamlandırmaya çalışmış ve bu anlamlandırma arayışının sonuçlarını orijinal adı “Le Mythe de Sisyphe” olan ama dilimize “Sisifos Söyleni” olarak çevrilen eseriyle bizlere aktarmıştır.
Sisifos Söyleninde Albert Camus, kitabına şöyle başlar: “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar.” ve kitabın devamında, hayatın içerisindeki sorunlar arasında en önemlisi olarak gördüğü intihar sorununa çözümler üretmeye çalışır. Ona göre hayatın içerisinde çözülmesi gereken birçok sorun vardır ama bu sorunların öncelik sıralaması sorunun bıraktığı etkiyle paralel olmalıdır. Örneğin, evrenin işleyişi insanoğlu tarafından öğrenilmek istenen ve araştırılan bir konudur. Fakat bu konunun sonuçları bırakmış olduğu etki itibariyle değersizdir çünkü hiçbir konu intiharın bıraktığı etkiyi bırakmamaktadır.
Sisifos Söyleninde intihar sorununa getirilebilecek en önemli çözüm, yaşadığımız hayatın anlamsızlığından bir anlam çıkartılmasıdır. Anlam arayışı ve intihar arasındaki ilişki ise Camus tarafından şöyle açıklanmaktadır: “Yaşamın yaşanmaya değmediği düşüncesine vardıkları için ölen nice insanlar görüyorum, çelişkin bir biçimde, kendileri için bir yaşama nedeni olan düşünceler ya da düşler uğrunda ölüme giden başka insanlar görüyorum. Böylece de ivedilikle yanıtlanması gereken sorunun yaşamın anlamı olduğu yargısına varıyorum.”
Hayatın anlamsızlığının aslında yaşamak için bir anlam olduğunun altını çizen Camus, Antik Yunan mitolojisinde anlatılagelen Sisifos’un mücadelesinin anlamsızlığının içerisindeki anlamlılıktan yola çıkarak bizlerin hayata farklı bir pencereden bakmamızı istemektedir.