Albert Camus, 1957 Yılında Edebiyat alanında Nobel ödülü kazanmıştır. Felsefe ve Edebiyatın organik bağlarından faydalanan Camus, Fransızcada “absürde” Türkçede ise “uyumsuz” olarak dilimize geçen kendi felsefesini, yazmış olduğu eserlerle okuyucularla buluşturmayı amaçlamıştır. Bu bağlamda, Camus’un yazdığı Caligula (1938), Sisifos Söyleni (1942) ve Başkaldırı (1951) eserleri uyumsuz felsefesinin vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkmaktadır.
Camus’un felsefesini ele almadan önce Camus'un içinde yaşadığı dönemin incelenmesi onun anlatmak istediklerinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Buna göre, 21.yüzyılın ilk yarısında insanlığın deneyimlediği savaşlar, ekonomik krizler, soykırımlar, açlık sorunları, hastalıklar, nükleer bombaların yıkıcı etkisi, bireyin yalnızlaşması, insan hayatının önemsizleşmesi ve bu gibi sorunlar neticesinde deneyimlenen huzursuzluk, mutsuzluk ve hayatın anlamsızlaşması; insanoğlunun kendi varoluş amacını sorgulamasına neden olmuştur. Birçok filozof gibi Camus da karşı karşıya kalınan varoluşsal kriz problemine yanıt aramaya çalışmış ve ulaştığı sonuçları kimi zaman bir roman kimi zamansa bir oyun ile bizlere aktarmaya çalışmıştır.
Camus’a göre, modern insan varoluşsal bir krizle karşı karşıyadır. Bu krizin aşılması içinse hayata dair umut ve anlam arayışı içinde olan insanoğlunun içinde bulunduğu durumu çözümleyebilmesi adına yaşamın içerisindeki en büyük gerçeklikle yani ölüm düşüncesiyle (uyumsuz) karşı karşıya gelmesi gerekmektedir.
Camus’un felsefesinde yaşam anlamsızdır çünkü isteklerimiz ve içinde bulunduğumuz dünyamız farklı bir anlayışla hareket etmektedir. Ölüm gerçeğiyle karşılaştığımız durumlar sonrasında her ne kadar ölümsüzlüğü istesek de evrenin kanunu böyle çalışmamaktadır. Saçma bir düzen içerisinde varlığını sürdüren