Bütün Oyunları 2

Caligula

Albert Camus
Çevirmen:
Ayberk Erkay
Tasarımcı:
Utku Lomlu
Reklam

Yorumlar ve İncelemeler

9/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2024 35. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 15 Eylül 2024 02:21
Dili ve edebiyatı ile çok beğendiğim bir oyun oldu. Zaten bir hışımla bitirilebilen kısacık bir kitap. Başından kalkmadan biten ufak bir macera. Camus'un diğer oyunlarını okutmak icin yeterli . Teşekkürler Albert CamusAlbert Camus CaligulaCaligula
1000Kitap
CaligulaAlbert Camus · Can Yayınları · 20181,449 okunma
《 C A L İ G U L A 》
Puan vermedi·136 syf.··
Beğendi
·
2025 90. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 31 Aralık 2025 22:14
Kitap ismini, İmparator Caligula 'dan alıyor. Tarihte yaşamış biri olan Caligula, Roma imparatorluğunda sevilerek tahta çıkmış olsa da, yönetim sürecini zorba bir imparator olarak tamamlıyor. Yazar Albert Camus, absürd felsefesini bu kitabında Caligula üzerinden anlatıyor. Gerçek Caligula'nın iktidar hırsı ve zulmünü, absürd felsefesine göre kurguluyor. Yazarın absürd felsefine göre karakterimiz Caligula, kardeşinin ölümüyle hayatın anlamsızlığını fark eder. Ama bu anlamsızlığı, -Yabancı kitabındaki Meursault karakteri gibi- kabul etmez. Bunu zorbalığa ve zulme dönüştürür. Yani Meursault absürdizmin nasıl olması gerektiğini anlatıyorsa; Caligula da nasıl olMAması gerektiğini anlatıyor. Öğrendiğim kadarıyla gerçek Caligula, yönetimi boyunca politik zorbalık yapıyor. Kitap karakterimizin zorbalığı ise varoluşçuluk üzerinden anlatılır. Ölümü anlamsız olarak gören Caligula, bu anlamsızlığı insanlara ispat etmek için haddini aşan bir özgürlüğe yönelir. Keyfine göre belirlediği insanı öldürür ve zorbalıkla insanları ezer. Bu vesileyle, kendi absürdizmine insanları inandırmaya çalışır. Sevmeyi, cesareti, adaleti, yalanı zorba eylemleri ile eleştirir ve aşağılar. Bu bağlamda yaptıklarını Nemrut'a benzettim. Evet zorbalık için amaçları aynı değildir, ama yaptıkları uygulama aynıdır. Zorbalık, gerçekten zayıf olanların oyuncağıdır. Karşısındaki insanı özne olarak değil nesne olarak görür. Zorbalık, zayıflığın kendini güçlü sanma yanılsamasıdır; oysa gerçek güç, bir başkasının varlığını incitmeden onun yanında durabilmektir. "En sevdiğim yanım da şu taş yüreğim" diyen zorba Caligula'nın ruhu ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır. Onun hastalığı ölümcül ama kendine değil, yönetimi altındaki masum insanlaradır. İçindeki ölüm korkusunu, insanları öldürerek iyileştirmeye çalışır.
Tiyatro
CaligulaAlbert Camus · Can Yayınları · 20181,449 okunma
Caligula - Albert Camus
9/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2025 141. kitabı
·
22 saatte okudu
·
Okunma: 29 Eylül 2025 19:08
Albert CamusAlbert Camus’nün, CaligulaCaligula adlı oyunu, hayatın anlamını ve insan doğasını sorgulayan felsefi içerikli bir eserdi. Kısa ama etkileyici bu kitabı genel olarak beğendim. Herkese tavsiye ederim. Kitaba 8.1/10 puan veriyorum.
CaligulaAlbert Camus · Can Yayınları · 20181,449 okunma
-Sonsuz arzusu ve sapkın felsefesiyle "Caligula"
10/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2022 62. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 27 Ekim 2022 19:01
"Caligula" aslında bizim bildiğimiz adıyla meşhur Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus Caligula. Kendisi Roma İmparatorluğu'nun üçüncü hükümdarı olmakla beraber kitapta farklı ele alındığını görüyoruz. Gerçekte ciddi psikolojik problemleri olmasına rağmen Camus'nun Caligula'sı herşeyin fazlasıyla farkındadır. Hatta öyle ki bu farkındalık onu canice ve alçak kararlar almaya iten bir felesefi iç çatışma boyutuna taşımıştır. Esasına inince onun bu çatışmalarının her insanın içinde nükseden felsefik meseleler olduğunu görüyoruz... Lezzetine gelecek olursak zaten bir tiyatro oyunu biçiminde yazıldığından olaylara istemsiz sizi de çekiyor :)
Edebiyat-Tiyatro
CaligulaAlbert Camus · Can Yayınları · 20181,449 okunma
Duyguların Ötesinde
9/10
·136 syf.··
2021 9. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 10 Nisan 2021 11:59
Genellikle bir roman okuyucusu olarak Caligula benim okuduğum ikinci Albert Camus oyunu ve çok zevk aldım okurken. Caligula Roma İmparatorluğu'nun üçüncü hükümdarı olan Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus'a verilmiş bir lakaptır. Sadece 4 yıl tahtta kalmış ve kendi askerleri tarafından defalarca bıçaklanarak öldürülmüştür. Tarihte deli kral olarak bilinir. Gerçekte ciddi psikolojik problemleri olan biridir. Ensest ilişki, sebepsiz adam öldürme, işkence etmekten zevk alma, kendini tanrı sayma gibi sapkınca davranışlarda bulunmuştur. Camus'nun Caligula'sı ise deli değil farkındalığı çok yüksek biridir. Kendine has mantığıyla hareket eden ve gerçeği kendi yöntemleriyle insanlara anlatmaya çalışır. Oyun Caligula'nın hem kız kardeşi hem de sevgilisi olan Drusilla'nın ölümüyle başlar. Bu olay Caligula'yı derinden etkiler ve değişimine neden olur. İnsanların mutsuz ve ölümlü olduklarının, ölümden korktuklarının ve özgür olmadıklarının farkına varır. Bununla birlikte kendisi zamanın en güçlü imparatorlarından biridir, elindeki gücün onu özgür kılacağını fark eder. Bundan sonra düşüncelerinde, aldığı kararlarda, eylemlerinde özgür iradesiyle hareket edecektir. Cüreti sınırsızdır ve imkansızı istemek onun için haktır. Caligula'ya göre hayat anlamsızdır ve hiçbir şeyin değeri yoktur. Dün çok ıstırap çekmiş olabilirsin ama bugün unutmuşsundur, acının, acı çekmenin bile bir değeri yoktur. Peki hiçbir şeyin değeri yoksa insan hayatının, iyi insan olmanın, toplumun, ahlakın, kuralların, doğruların, vs ne önemi var ? Sebepsizce birini öldürmek, aşağılamak, tecavüz etmek, işkence etmek neden kötü olsun ? Onun için hayatın hiçbir manası yoktur. Bu şekilde özgürleşir ve özgürlüğü bu davranışları yapmayı gerektirir. Caligula öldürerek ölüm korkusunu bitirmeye
1000Kitap
CaligulaAlbert Camus · Can Yayınları · 20181,449 okunma
10/10
·136 syf.··
2024 252. kitabı
·
16 saatte okudu
·
Okunma: 15 Temmuz 2024 15:53
"İnsanoğlu kaderi anlamaktan acizdir, Scipion." ("L'homme est incapable de comprendre son destin, Scipion.") Roma'nın üçüncü imparatoru Caligula, kısa bir süre (M.S. 37-41) hüküm sürmüş olmasına rağmen, arkasında kalıcı bir katliam ve vahşet mirası bırakmıştır. Gaius Julius Caesar Germanicus olarak doğmuş fakat askeri üniformasına atıfta bulunarak "küçük postal" anlamına gelen Caligula lakabını almış olan tiran, terör saltanatı ve mali sorumsuzluğu nedeniyle 28 yaşında suikasta uğramıştır. Albert Camus'nun ilk oyunu olan "Caligula", bu tiran imparatorun hikayesini dört perdede işleyerek Camus'nun absürd fikirlerini incelemekte ve tarihi figürü 20. yüzyıl felsefi söylemiyle yeniden yorumlamaktadır (Camus bunun felsefi bir oyun olmadığını iddia etse de). Camus, Nietzsche'ci "güç istenci" aracılığıyla Caligula'yı hesaplı bir mantıkla absürdü kucaklarken gösteremekte, her şeyin mümkün olduğunu ve insanın Tanrı'nın yerini alması gerektiğini tasvir etmektedir. Caligula, ölümün rastgeleliğini ve yaşamın keyfiliğini yeniden yaratmaya çalışırken anlamı ise anlamsızlıktan yaratmaya çalışır. Okunabilirliği yüksek bir eser olan Caligula, karmaşık fikirleri sorgulamakta ve okuyucuda/izleyicide rahatsızlık yaratmaya yönelik bir şiddet, güç ve isyan destanı ile gelişmektedir. Camus, Caligula'yı yazmaya 1937'de başlamış ve 1939'da bitirmiş olmasına rağmen, oyun, savaş sonrasında Paris'te sahnelenmeden önce birkaç kez revize edilmiştir. Camus'nun da oyunun girişinde belirttiği gibi, Caligula rolünü sahnede kendisi oynamak istemiş, bolca cinayetin, çığlıkların ve duygunun yer aldığı bu rolü büyük bir zevkle oynayacağı ifadesini de eklemiştir. Camus, oyununu (özellikle Cherea'nın rolünü) absürd konusundaki değişen görüşlerine uyacak şekilde uyarlamış, ayrıca Hitler ve Fransa'nın
Edebiyat
CaligulaAlbert Camus · Can Yayınları · 20181,449 okunma
8/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2021 24. kitabı
·
11 saatte okudu
·
Okunma: 04 Haziran 2021 01:51
İlk defa bir Albert Camus oyunu okudum. Roma tarihine olan ilgimden dolayı Caligula’yı ve nasıl can verdiğini biliyordum. Ama sanatsal bir oyunla Camus’un ağzından okumak inanılmaz bir zevk. Caligula, Roma’nın 3. imparatoru. 4 yıllık geçen hüküm süresinde birbirinden delice şeyler yapmış, kardeşleriyle ensest ilişkiye girmiş, atını önce senatör sonra konsül yapmış, Augustus ve Tiberius’un ağzına kadar dolu bıraktığı hazineyi 4 yılda bitirmiş, bu hazineyi geri toplayabilmek için zengin senatörlere kendini varis olarak göstererek idam ettirmiş, bir sürü insanı katletmiş, kendini Tanrı ilan etmiş ve Venüs’e meydan okumuş bir hükümdar. İşte böyle bir hükümdarın sevgilisini yani kardeşi olan sevgilisini kaybetmesi üzerine girdiği büyük bunalımı sanatsal bir şekilde anlatıyor Camus. Can almakla övünen, insanları özgürleştirdiğini zanneden bir imparatorun öyküsü bu. Tabi ki sonunda bir komploya kurban gitmiş ve bu 4 yıllık kariyerinde Roma’ya neredeyse hiçbir şey kazandırmamış hatta zamanında kazanılan her şeyi alt üst etmiş. Roma tarihine hakim olanlar veya en azından ufak bir ilgisi olanlar bilirler Caligula’yı. İşte böyle bir adamın oyunu bu kitap. Keyifli okumalar.
Edebiyat
CaligulaAlbert Camus · Can Yayınları · 20181,449 okunma
10/10
·136 syf.··
2020 31. kitabı
Albert Camus'un oyun türündeki eseri Caligula: Roma'nın tiranlığı ile bilinen zalim kralı Gaius Julies Ceasar Augustus Germanicus'tur. Nuri Bilge'nin Kış Uykusu filminde Aydın Bey'in çalışma odasında geçen sekanslarda duvarda asılı afiş dikkatimi çekmişti. Aydın Beyle yapılan diyaloglarda bir şekilde "Caligula" oyunun afişi kareye ilişiyordu. Alt metin okumasında bir anlamı var mıdır diye merak edip baktim ilk. Caligula'nin otoritesinden herkes nefret ederken bir yandan da içten içe zekasına hayran kalıyorlardı. Nuri Bilge Ceylan Aydın Bey ile Caligula arasinda böyle bir özdeşimi bilinçli olarak kurmuş mudur bilmiyorum ama benim kitabı okumam için bir bahane oldu. Albert Camus'nun diğer eserlerinde oldugu gibi satır aralarında yine varoluşsal serzeniş ve sorulara den geleceğiniz satırlara denk geleceksiniz. Fakat bu defa soruları olan bir insan değil de kararlı bir tiranın zihnini aktarmış. Belki siz ordan yeni sorular çıkarabilirsiniz. Iyi okumalar.
Felsefe
CaligulaAlbert Camus · Can Yayınları · 20181,449 okunma
NEREDEYSE sıfır spoiler :)
10/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2018 35. kitabı
·
9 saatte okudu
·
Okunma: 19 Ağustos 2018 18:17
Oyun okumayı oldum olası sevmişimdir. Roman okumaktan farklı olarak oyun okurken kafamda bir sahne kurar, her bir repliği kafamda sahne akustiğinde aşırı dramatize ses tonuyla dikte ederim ve bu bana ekstrem bir haz verir. Caligula, Camus’nün okuduğum üçüncü kitabıydı (Bu satırları yazarken dört kitabını okumuş bulunuyorum) ve söyleyebilirim ki beni en çok tatmin eden de Caligula’ydı. Peki, Caligula nedir? Daha doğrusu, kimdir? Tam adıyla Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus, üçüncü Roma imparatoru ve Roma tarihinin en zalim hükümdarı (en azından ilk 3’te). Barbarlığı, cinsel sapkınlıkları ve bencilce eğlenceleriyle namlanan Caligula’nın bu bozuklukları daha imparatorluğunun ilk yılında ölüm uçurumundan “neredeyse” yuvarlanmasıyla başlamış. Bir Roma şairi olan Juvenal’e göre ise Caeser’a onu delirten zehirli bir iksir verilmiş ama burası teferruat. Sonunda Caligula öyle bir noktaya gelmiş ki atını rahip ilan etmiş, hatta Senato’da bir yer sözü bile vermiş. Tamam, iyi güzel de tarih kitabı okumuyoruz, oyun okuyoruz. Camus’nün Caligula’sı ise biraz daha farklı. Zalim olmasına zalim, hem de dibine kadar zalim. Ama onunki biraz daha “tanımlanamayanı tanımlama, imkansızı mümkün kılma çabası” (http://1000kitap.com/gonderi/32842261) denilecek türden.En sevdiği insanın kaybından sonra (Camus’nün absürdist olduğunu biliyoruz) uyumsuz’u fark ediyor ve bütün tecrübeleri toplamaya çalışıyor (Bkz: Sisifos Söyleni). Hiçbir şey istemiyor, arzulamıyor, tek bir şey dışında: mutlak güç ve hakimiyet (tabi söz konusu absürdizm olunca bundan da %100 emin olamıyoruz). Koskoca Julius Caesar, Camus’nün ellerinde biçim değiştiriyor. Bu sefer mermerden bir David değil de David’den bir topak kil çıkıyor sanki. Bir de Caligula’nın mantık ilkesi var, ki gözden kaçmaya çok müsait bir ayrıntı.
Kültür-Sanat
CaligulaAlbert Camus · Can Yayınları · 20181,449 okunma
10/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2018 126. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 17 Aralık 2018 21:44
"Kolay değildir hayat ama mümkündür teselliyi bulmak sanatta, inançta, insanları sevmekte." Albert Camus'nun okuduğum ikinci tiyatro eseriydi. Birincisi "Doğrular" idi, yine o eserde olduğu gibi tarihi bir hikayeden yola çıkarak kendi felsefesiyle bütünleştiriyor Camus... Burada yer yer "Sisifos Söyleni", yer yer de "Başkaldıran İnsan" esintileri bulmak mümkün. Bu arada, elbette ki okumadan önce Caligula'nın kim olduğunu öğrenmek yerinde olur. Caligula kısa süre hükmetmiş olsa da tarihe adını yazdırmış bir isimdir. Adını yazdırmış dediysek, başarılarıyla değil, sapıklıkları, manyaklıkları ve zorbalıklarıyla... Peki Camus onu neden konu etmiş dersek, öncelikli olarak Hitler ve Nazizm'e karşı yazılmış olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan belli de bir anlamda 1984 gibi 'geleceğe bir uyarı' anlamı taşıdığını söyleyebiliriz. Kitabın üslubuna bakacak olursak, öyle tarihteki gibi sürekli olarak Caligula'nın deliliklerinden bahsetmiyor Camus... Onun Caligula'sı son derece aklı başında bir hükümdar. Caligula sonsuz iktidara sahip olduğu için aşırı şımarık ve son derece doyumsuz, yüksek zeka belirtileri gösterirken, insanlara karşı merhamet veya herhangi bir sevgi beslemediği için, kendini tatmin etmeye insanları kullanarak ulaşmaya çalışıyor. Caligula'ya en uygun cevap da yazının başında kullandığım cümle oluyor. Evet, herkes için hayat farklı bir şekilde zor ama hayata tutunmak için de farklı yollar mevcut. "Caligula", beni uzun süre etkileyecek bir metin oldu. Yine geçmişten gelen bir mesaja kulak verelim... "Zorbalığı dize getirmek mümkündür fakat bu izansız kötülüğe karşı vereceğimiz savaşta, bizleri ancak kurnazca hamleler zafere taşıyabilir."
Edebiyat
CaligulaAlbert Camus · Can Yayınları · 20181,449 okunma

Yazar Hakkında

Albert CamusYazar · 44 kitap
Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz. 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur.Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Hayatı Çocukluğu ve gençliği 20. yüzyılın en güçlü Cezayirli yazarlarından biri olan Albert Camus, 1913'te Cezayir'in Mondovi kasabasında doğdu. Yoksul bir aileden gelen Camus'nün babası bir Alsaslı, annesi ise İspanyol'du. I. Dünya Savaşı sırasında, 1914'te babasını kaybetti. Annesi evlerde hizmetçilik yaparak oğlunu okutmaya çalıştı. Ancak Camus, daha bağımsız bir hayat sürebilmek için evinden ayrıldı. 1923'te liseye, ardından da Cezayir Üniversitesi'ne kabul edildi. Üniversite eğitimi sırasında sağlığı bozuldu ve 1930'da vereme yakalandı. Hastalığı yüzünden üniversite takımının kaleciliğini bırakmak zorunda kaldı. Bundan sonra çeşitli işlerde çalışmaya başlayan Camus, felsefe eğitimini ancak 1936'da tamamlayabildi. 1934'te Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. Bu hareketinin kaynağı, Marksist-Leninist öğretisine (doktrinine) desteğinden ziyade, İspanya'da daha sonra iç savaşla sonuçlanacak politik duruma duyduğu kaygıydı. Ancak üç yıl sonra, Troçkist suçlamasıyla partiden atıldı. Camus 1934'te Simone Hie'yle evlendi. Simone bir morfin bağımlısıydı ve Camus'yle evlilikleri, Simone'nun sadakatsizliğine bağlı olarak son buldu. 1935'te "İşçinin Tiyatrosu"nu (Théâtre du Travail) kurdu fakat bu tiyatro 1939'da kapandı. Aynı yıl, verem hastası olduğundan Fransa ordusuna kabul edilmedi. 1940'ta piyanist ve matematikçi Francine Faure ile evlendi ve 5 Eylül 1945'te Catherine ve Jean adlarında ikiz çocukları oldu. Aynı yıl Paris-Soir dergisi için çalışmaya başladı. Daha henüz "Sahte Savaş" olarak adlandırılan II. Dünya Savaşı'nın ilk zamanlarında bir pasifist olarak kaldı. Ancak bu tutumu Paris'in Alman ordusu tarafından işgali ve 1941'de, komünist gazeteci Gabriel Péri'nin gözleri önünde idam edilmesiyle değişti ve onun da başkaldırmasına neden oldu. Paris-Soir ekibiyle Bordeaux'ya gitti ve aynı yıl ilk kitapları olan "Yabancı" ve "Sisifos Söylencesi"ni tamamladı. Camus, Bordeaux'yu 1942'de terkedip Cezayir'in Oran şehrine gitti ve ardından Paris'e döndü. Edebiyat kariyeri Camus II. Dünya Savaşı sırasında Naziler'e karşı oluşmuş Fransız Direnişi'ne katıldı ve bu direnişin bir parçası olarak "Combat" adında bir gazete yayımlamaya başladı. 1943'te gazetenin editörü oldu; fakat 1947'de "Combat" ticari bir gazete olunca buradan ayrıldı. Jean-Paul Sartre ile tanışması burada gerçekleşmiştir. Savaştan sonra, Sartre ve Beauvoir gibi kişilerin buluştuğu Boulevard Saint-Germain'deki Café de Flore'u ziyaret etmeye başladı. Bu yıllarda, aynı zamanda Amerika'yı turlayarak Fransız varoluşçuluğu hakkında dersler verdi. Politik olarak sol görüşlere yatkın olmasına rağmen komünizme karşı çıkması, ona komünist partilerde arkadaş kazandırmadığı gibi Sartre'dan da uzaklaştırdı. Camus, 1949'da vereminin tekrarlaması yüzünden iki yıl inzivaya çekildi ve "Başkaldıran İnsan"ı yayımladı. Bu kitap, Fransa'daki birçok sol görüşe sahip arkadaşı ve özellikle de Sartre tarafından hoş karşılanmadı ve Sartre'la bütünüyle yollarını ayırdı. Kitabının tatsız yorumlarla karşılanması Camus'yü kitap yazmaktan tiyatro oyunları çevirmeye itti. Camus, 1950'lerde kendini insan haklarına adadı. 1952'de Birleşmiş Milletler, Francisco Franco diktatörlüğündeki İspanya'yı üye olarak kabul edince UNESCO'daki çalışmalarını durdurdu ve kurumdan ayrıldı. Ayaklanmalarda insandışı bir sertlik kullanan Sovyet metodlarını eleştirdi. Pasifistliğini koruyan Camus, İdam cezasına karşı savaşını sürdürdü. Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954'te başladığında, Camus kendini ahlakî bir ikilem içinde buldu. Bunun nedeni, Cezayir doğumlu Fransızları tasvir ederken kullandığı sıfat olan "siyah ayak"tı. Ancak, sonunda, savaşta Fransa hükümetini savunuyordu. Kuzey Afrika'da başlayan isyanın, aslında Mısır önderliğindeki yeni-Arap emperyalizminin ve batıya saldıran Sovyetler Birliği'nin işleri olduğunu düşünüyordu. Cezayir'in özerk, hatta bir federasyon olmasını savunuyor; fakat bütünüyle bağımsızlığını desteklemiyordu. Öte yandan, Araplar'la "siyah ayak"ların beraber yaşayabileceğini düşünüyordu. Bu kriz sırasında ölüm cezasına çarptırılan Cezayirlilerin kurtulması için gizlice çalıştı. Camus, 1955 ve 1956 yıllarında Fransız "L'Express" dergisinde yazdı. Bunların ardından 1957 yılında Camus Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel ödülünü aldıktan sonra büsbütün genişleyen ünü, onu XX. yüzyıl dünya edebiyatının başköşesine yerleştirdi. Genel yaklaşım bu ödülün bir önceki yıl yayımlanan "Düşüş" için değil, idam cezasına karşı yazdığı "Réflexions Sur la Guillotine" makalesi için verildiğidir. Stockholm Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma esnasında Cezayir konusundaki hareketsizliğini savundu. Fakat daha sonra Cezayir'de yaşayan annesinin başına ne geleceği konusunda meraklandığını bildirdi. Çelişkili sayılan bu durum Fransız sol entelektüelleri tarafından tepkiyle karşılandı. Ölümü  Camus, 4 Ocak 1960'ta, Sens yakınlarındaki küçük Villeblevin kasabasında "Le Grand Fossard" isimli bir yerde geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Daha sonra mantosunun cebinde bir tren bileti bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla, Camus gideceği yere trenle gitmeyi planlamıştı; fakat arkadaşıyla birlikte arabayla dönmeyi tercih etti. İronik biçimde, Camus daha önce en absürt ölüm şeklinin ne olduğu sorulduğunda, araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelendirmişti. Kazanın gerçekleştiği Facel Vega marka otomobilin sürücüsü ve yayımcı dostu da Camus'yle birlikte hayatını kaybetti. Camus Lourmarin Mezarlığı, Lourmarin, Vaucluse, Provence-Alpes-Côte d'Azur'de gömülmüştür.  Camus'nün ölümünden sonra telif hakları Camus'nün çocukları olan, Catherine ve Jean Camus'ye devredildi. Ölümünden sonra 1970'te "Mutlu Ölüm", 1995'te de öldüğünde hala bitmemiş olan "İlk Adam" yayımlandı. Camus'ye göre "saçma" Camus'nün felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan "absürt" fikridir. Filozof bu felsefesini "Sisifos Söylencesi"nde açıklayıp "Yabancı" ve "Veba" gibi romanlarında da işlemiştir. Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan "Absürdizm" (Saçma, uyumsuzluk felsefesi) ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır, Camus "saçma"`nın kurucusu değildir fakat bu düşünce akımında önemli bir yer tutar. Camus, makalelerinde okuyanı dualizmle tanıştırır. Mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık.. Hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeği de budur. Sisifos Söyleni`de bu dualizm bir çelişki halini alır: Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Bu çelişkiyle yaşamak "Absürt"`ün ta kendisidir. Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Bu trajedik kısır döngü nasıl aşılabilir? Camus saçma kavramını burada kurar: yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Fakat Camus intihardan yana değildir, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindedir fakat bununla savaşmaktan kaçınmaz. Varoluşçuluk ve absürdizm hakkındaki görüşleri Bazı eleştirmenler Camus`yü kategorize etmeye çalışarak onun bir varoluşçu ya da absürdist olduğunu söyler. Eleştirmenlerin mi ya da Camus`nün kendi ifadesinin mi doğru olup olmadığı tartışılmakla birlikte, Camus etiketlenmeyi sevmediğini belirterek varoluşçu olduğu tanımına karşı çıkar: "Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı Sisifos Söylencesi`dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur.Camus felsefesini en iyi anlatan sözlerinden biri de; 'hayat hiç bir şey değildir, itina ile yaşayınız.'dir. Hayatın bir anlam aramaya çalışmayacak kadar kısa olduğunu, nihayetinde bir anlamı olmadığı, anlamı olsa bile olmasının hiç bir şey değiştirmeyeceğidir. Bu yüzden insanın yapabileceği en iyi şey hayatını yaşamak olacaktır. Camus hayatın anlamsız olduğunu söylemiştir, fakat anlamsız bir şeyi anlamlı yaşamanın da bir sakıncası yoktur. Bu yüzden Camus'un felsefesi pesimizm veya aşırı bir melankoli değildir. Bir absürdist olup olmadığı hakkında da şunları söyler: "Absürt kelimesinin kötü bir geçmişi var ve bunun beni rahatsız ettiğini itiraf ediyorum. Absürt`ü Sisifos Söylencesi`de ele alırken, bir metod arıyordum doktrin değil. Sistemli bir şüphe pratiği yapıyordum. Daha sonra bir şeyler inşa edebileceği düşüncesiyle "tabula rasa" yöntemini kullanmaya çalışıyordum. Eğer hiçbir şeyin bir anlamı olmadığı varsayarsak, dünyanın absürt olduğu sonucuna ulaşmalıyız. Fakat gerçekten hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok muydu? Bu noktada kalabileceğimize hiçbir zaman inanmadım." Camus ve futbol Camus`yle birlikte anılan ve sık sık gönderme yapılan konulardan biri de kaleciliğidir. Bir süre Cezayir Üniversitesi genç takım kaleciliği yapmıştır ve maç raporlarına göre tutkuyla oynayan cesur bir kalecidir. Bir seferinde arkadaşı Charles Poncet "tiyatroyu mu yoksa futbolu mu" tercih edeceğini sorduğunda, "Tereddütsüz futbol" cevabını vermiştir. Tüberküloza yakalanınca futbolu bırakmak zorunda kalmıştır. 1950'li yıllarda bir spor dergisine futbol hakkında bir yazı yazması rica edilince şöyle demiştir:  « Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum.»   Camus, dini ve politik insanların aklımızı karışık ahlaki sistemlerle karıştırmaya çalıştığını böylece aslında basit olan şeylerin olduğundan daha komplike göründüğünü söyler. İnsanlar, politikacılar ve filozofların alanı yerine futbolun basit ahlakına bakmakla daha iyi edebilir.