Ayberk Erkay

Ayberk Erkay

DerleyenÇevirmen
8.3/10
1.234 Kişi
·
3.456
Okunma
·
5
Beğeni
·
541
Gösterim
Adı:
Ayberk Erkay
Unvan:
Çevirmen
Fransız edebiyatı, çağdaş felsefe ve tiyatro kuramları eğitimi aldıktan sonra akademik ve yazınsal çalışmalarını bu alanlarda sürdürdü. Farklı Batı dillerinden çok sayıda edebî eseri dilimize kazandırdı. Arthur Rimbaud, Stendhal, Stéphane Mallarmé, Guillaume Apollinaire, William Blake, Tristan Tzara, Antonin Artaud, Boris Vian, Georges Bataille, Louis-Ferdinand Céline, Bernard-Marie Koltès gibi Batı edebiyatının farklı türlerinde öncülük etmiş isimlerden yaptığı tercümelerin yanı sıra kıyıda kalmış metinler üzerine yaptığı araştırmalar, yazınsal çalışmalar ve incelemelerle alana katkıda bulundu.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
96 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Bu adamın her kitabını okuduğumda ağzıma tek bir kelime takılıyor; Saçma. :)
Yanlışlık kitabına gelin birlikte bakalım. :)
(Ezberci olmayan, bir inanca körü körüne bağlı olmayan, kendini geliştirmeye açık insanlar için geçerlidir.)
Karekterlerimiz ; dünya üzerinde yaşayan hiçbir insandan farkı olmayan insanlar aslında. Çevresindekileri anlamlandırmaya çalışan ve kendine rol biçmeye çalışan, yarım yamalak okuduğu kitaplardan kendine kimlik yaratmaya çalışan ; diğer insanların başka yollarla aynı çaba içinde olduğunun farklında olan ve yaşadıkları dünyadan sıkılmış insanlar. Anne- kız kendi cennetlerine gitmek istiyorlar. Hepimiz de bazen olmaz mı? Bir sahil kasabasına taşınmak, denize bakarak ömrümüzün geri kalanını bir dağ evinde geçirme isteği. Hıh tam olarak buna benzer şeyler. Bu hedefe/ hayale öylesine kapılıyorlar ki artık eskiden olduğundan daha farklı insanlara dönüşüyorlar. Hayattan zevk alma arzularının onlardan neleri alabileceğinin farkındalığından uzaklaşıp çok daha derinlere ulaşıyorlar.
Yaşamak için bir neden ararken "yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de." sözlerini her satırda hatırlıyorsunuz.
Toplumun dayatmaları karşısında ,belirli kalıplardan çıkmış bir halde , topluma yabancı bir şekilde yaşamını sürdüren bu anne kız, hayallerinde bulunan hayata yaklaşabilmek için son işlerine hazırlanıyor ve başarılı bir şekilde yerine getiriyorlar.
Bir tiyatro sahnesini okumanızın önüne geçmemek için anlatmaya devam etmeyeceğim. :)
Okuduktan sonra şöyle düşünülmeli belki de: sahip olduğumuz topluma uygun her kavram; iyi-kötü, doğru yanlış, suç, günah, ceza, erdem vb.. Tüm kavramlar bu belirli kalıplardan çıkarıldığında nelere dönüşebiliyorlar.
Albert Camus sen saçma bir detay ve muazzam bir adamsın:)
72 syf.
·Beğendi·7/10 puan
Yunancada;
Biblion= (kitap)
Mania= (hastalık)
Evet, kitap hastalığı..Hastalık derecesinde kitap düşkünü olan kimse anlamına gelmektedir.


Huysuz , suratsız henüz 30 yaşında ve saçı başı ağarmış bir adam hayal edin ve bu adam Tanrı ‘dan sonra en fazla kıymet verdiği varlığını, parasını kitaplara feda etmiş ve yine yetinmemiş, insanın paradan sonra da en fazla kıymet verdiği varlık olan ruhunu da kitaplara teslim etmişti.O kadar saplantılı ve bir o kadar da takıntılı bir kitap aşığı.


İşin en ilginç yanı Kitaptaki baş karakter Giacomonun okuma yazması çok az okumasa da dokunmayı,koklamayı, ellerini kabartmalı el yazmalarında gezdirmeyi çok seviyor.Ve kitap koleksiyonu yapıyor.Bu tıpkı benim küre kolleksiyonuma benziyor çalıştırıp dinlemem müziğini, sadece karları sallayıp izlerim o kadar.

Her kitap sever kendinden birşeyler bulacaktır.En basiti çoğumuzda hunharca fütursuzca kitap alma hastalığı vardır. O kitapları elbette okuruz ama henüz bitmeden rafa yenileri konur,bu kısır döngü sürüp gider.Bibliyomaniye yakalanmamamız ümidi ile, keyifli okumalar :)
104 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Böyle interviyuv görmediniz!!!

Louise Ferdinand Celine'in okuduğum ilk kitabı. 20. sayfadan sonra kitabı bıraktım ve diğer kitaplarını araştırmaya başladım. Sonuç benim için hüsran oldu. Türkçe'ye çevrilmiş sadece üç kitabı var. Kitabın yazım yılını bir türlü bulamadım. 20. Yüzyılın ilk yarısı diye tahmin ediyorum. Fakat kitabı okurken "şimdi" den, şu andan bahsediyor sandım. Daha kitap bitmeden kitapla ilgili araştırma yaptım ve yazarın 1894-1961 yılları arasında yaşadığını öğrenince oldukça şaşırdım. Okudukça merak ettim ve daha da araştırdım. Çünkü kitabı çok beğendim ve Celine'in adını niye daha önce duymadım diye merak ettim. Acaba tek kitap mı yazdı diye korktum. Hayır pek çok kitap yazmıştı. Fakat yakın zamana kadar yalnızca iki kitabı (Gecenin sonuna yolculuk, Profesör y ile konuşmalar) Türkçe'ye çevrilmiş. 2017 yılında çevrilen "Taksitle ölüm" ile birlikte üçüncü kitap da Türk okurlarla buluşmuş. Yazar ülkesi Fransa'da pek itibar sahibi değil (okurlardan bahsetmiyorum -zira anladığım kadarıyla seveni de gömeni de çok- bahsettiğim şey siyasi otorite tarafından kabul görmemesi). Bunun sebebi anti-semitist, ırkçı ve yobaz olması. (Şimdi burdan bir eleştiri alma ihtimaline karşı şunu söyleyeyim: "Severek okuduğunuz yazarların neler yaptıklarını bilseydiniz, pek çoğunu okumazdınız bu kafayla. Ya da okuyacak kitap bulamayabilirdiniz.") Anti-semitist eserlerinin Fransa'da basımı yasaklanmış ve hiç basılmamış. Aslında böyle bir kafanın anti-semitist olması beni hayli şaşırttı.

Neyse gelelim kitaba: Kitap Celine'in Profesör Y (nam-ı diğer Albay Reseda) ile yaptığı interviyuvun kağıda dökülmüş hali. Kitabı çeviren Ayberk Erkay'ın da dediği gibi bu kitap Celine'in özotopsisi. Ayberk Erkay'a da çeviri için teşekkür edelim. Kitabın dili çok doğal.

Bu kitap için yazarın kendini, yazarları, siyaseti, sinemayı, sanatı, aptal insanoğlunu, düzeni, dünyayı, kısacası önüne geleni düz ara eleştirdiği, gözüne görünen herkese (aynadaki aksine bile) veryansın ettiği bir sövgüler kitabı diyebiliriz. Hakan Günday okumadım fakat bilenler Günday'ın Celine'den etkilendiğini söylüyorlar.

Yazarın kendini tanımlamasına bayıldım. Kendini bir mucit addediyor yazarımız. İcadı da yazmak için bulduğu yeni dilmiş. Lirik bir dille yazıyormuş kitaplarını. Tanıdığım en ağzı bozuk insanın bile ağzı Celine kadar bozuk değil. Lirizm nere, Celine nere?... Bi de meşhur üç noktaları var; sıralı sövgülerin arasına bolca üç nokta koymuş. Onlarsız konuşuyor gibi olmazmış. Çünkü yazar gibi değil, konuşur gibi yazıyor. Yalnız kitabın bir yerinde "yazar kafanızın içinde gibi hissedeceksiniz benim kitaplarımı okuyunca" diyordu; hakkı var gerçekten, ben bir kitap okumadım, Celine ve profesör dublaj yaptı kafamda.

Nefes almadan konuşan; küfürbaz, asi, provokatif, kaotik birini düşünün. Hah işte o Celine. Bir de kitabın sonlarına doğru demez mi "ben konuşmayı sevmem" ... Üç nokta koydum bir şey demiyorum.

Küfür, provokasyon ve kaosa dayanamıyorsanız, acı gerçeklerin yüzünüze vurulmasından hoşlanmıyorsanız ve gülmeyi sevmiyorsanız bu kitabı okumayın.

Sıradaki yazarım Louis Ferdinand Celine.

"Anti-semitist yazar okunur mu? Nasıl seversin? Püü" diyenlere cevabım:
#70631900
96 syf.
·1 günde·10/10 puan
•Yanlışlık aslında her birimizin yol katetmemiz için kendimize yarattığımız bir yanılgı değil midir?
Tıpkı kitapta olduğu gibi bazen durumların yanlış olduğunu, bize acı vereceğini bildiğimiz halde onlardan vazgeçemeyiz. Bu da bize aslında içimizde yatan mazoşistliği, sadistliği gösterir.
Kitap tamamen içime dokundu.
Başka bir alıntıyla kitabı okurken “Ruhumun kıpırdadığını duydum.” diyebilirim. Yazarın psikolojik tahlillerini, üslubunu çok güzel buldum, su gibi bir solukta bitebilen bir kitap. Ayrıca kitap bana insanların bir yandan ne kadar katı olup çirkinleşeceğini gösterirken diğer bir yandan da ne kadar güçsüz olduğunu ve zavallı olduğu gerçeğini gösterdi.
Konulara değinmek istemiyorum incelemelerimde ama böyle güzel bir eserin çok az okunması pek hoş değil :( ki mutlaka okunması gereken hatta izlenmesi gereken bir oyun. İyi okumalar :)
128 syf.
·4 günde·8/10 puan
Rusya'da 1905 yılı Ocak ayında işçiler bazı taleplerle greve başlamışlardır. 22 Ocak günü Pazar ayininden çıkan işçiler toplanarak, isteklerinin olduğu bir dilekçeyi Çar'a vermek ve gösteri yapmak üzere, papaz Gaponi öncülüğünde saraya yürürler. Topluluğa öncülük eden bir diğer ismin de Maksim Gorki olduğu söylenir. İşçiler saraya yaklaştıklarında askerler tarafından üzerlerine ateş açılır ve yüzlerce kişi hayatını kaybeder. Bu olay 'Kanlı Pazar' olarak anılır. Bu olayın sorumlularından hesap sormak, intikam almak ve adaleti yerine getirmek isteyen bir grup, suikast planları yapar. Albert Camus bu gruba büyük bir saygı ve hayranlık beslediğini belirtiyor, eserinde de Kanlı Pazar'ın sorumlusu Grandük Sergey'e yapılan suikast girişimlerini ve bu saldırıların sonrasını anlatıyor. Eserde anlatılan olayların çoğu, hücre evinde, teröristlerin insan hayatını ve değerlerini, ilkelerini, ideallerini sorgulaması, tartışması şeklinde geçiyor. İyi okumalar...
72 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Adı konulmuş bazı kitap hastalıkları var. Okumadığı halde sürekli kitap biriktirmek manasındaki Japonca’daki tsundoku kelimesi bu derde müptela olan birçok kimseyi teşhis ediyor. Umberto Eco, insanların alıp okumadıkları kitapları bir süre sonra okuduklarına inanmaya başladıklarını söyler. “Hepsini okudun mu?” gibi yanlış bir soru karşısında Walter Benjamin’in “Kitaplar sadece okumak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir,” sözü bir çıkış sunsa da aynı zamanda kitaplarla yaşamanın tuhaf dünyasına dair bazı bilinmeyenleri saklı tutuyor. Burada bir başka hastalık akıllara gelebilir: Abibliophobia. Okuyacak bir metin kalmaması korkusu. Zweig’in Satranç’ında resmettiği tutsaklık veya 1984 ile Fahrenheit 451’in distopyası bu korkunun vücuda bürünmüş hâlleri olsa gerek.

Flaubert, henüz 16 yaşında genç bir lise öğrencisiyken kitap hastalıklarının belki en fenası hakkında karikatürize bir hikâye kaleme alır: Bibliomania. Barselona’da kitapçılık yapan Giacomo, sadece kitaplarıyla meşgul olmak isteyen, insanları görmekten huzursuzluk duyan bir bibliomandır. Dışarıdan bakımsız, çirkin ve anlamsız bir görünümü olan Giamoco, hep kapalı hücresinde yaşar ve nadiren kitap müzayedelerinde görülür. Ketum, hayalperest ve karamsar olan bu adam sadece el yazmalarına dokunurken mutludur. Flaubert’in genç yaşta tasvirleri öylesine canlıdır ki Giacomo’yu psikolojik olarak hissetmeye başlarız: “Körün ışığı sevdiği gibi bilimi seviyordu. Yo! Sevdiği bilim değildi, onun şeklini ve ifadesini seviyordu; bir kitabı, kitap olduğu için seviyordu. Kokusunu, şeklini, başlığını seviyordu.” Kraliyet kütüphanesi gibi bir kitaplığın hayalini kuran bu adam kitaplara paradan daha değerli bir şeyini vermiştir: Ruhunu.
128 syf.
·1 günde
"Senin mi benim mi, hangimizin haklı olduğunu görmek için beklemek gerek, belki üç neslin kendini feda etmesi gerek, onlarca korkunç savaş, devrimle yaşamak gerek. Gel gör ki yeryüzünü kaplayacak olan o kan yağmuru daha yeni kurumaya başladığında sen de, ben de, hepimiz çoktan toz olup uçmuş olacağız."..

Albert Camus "felsefi", "entelektüel" okumalar yapanların vazgeçilmez ismi. Bir yazarın büyüklüğü bir eserinin çok okunması ile mi anlaşılır? "Yabancı" yazarın en çok okunan kitabıdır. Belki de en çok yönlendirildiğimiz kitaptır.. Kimse eline tiyatro metni alıp okumuyor, başka coğrafyalarda durum yine aynı mı bilmiyorum ama bizim ülkemizde tiyatronun "okunacak" bir tür olduğu konusunda toplumla bir uzlaşma sağlayamıyorum ben. Okumayı da geçtim sahnede bir oyun izlemeye hevesli olanlar da bir azınlıktan ibaret. Sahnede izleyenlerin çoğu da metin halinde okumayı erdem saymıyor.. "absürt" bir durum..

Bana göre Albert Camus okumalarına tiyatro eserlerinden başlanılsa çok daha iyi olur. Felsefi eserlerine göre hazmedilmesi daha kolay olan metinlerdir. Camus okunması kolay bir yazar değil. Biz "nitelikli" okurlar elimize hemen bir "Düşüş" bir "Sisifos Söyleni"ni alıyoruz. Halbuki tiyatro metinleriyle de Camus, Camus'tur.


Albert Camus kendini varoluşçu olarak da absürdizmin öncüsü olarak da görmüyordu. Yazmakla ilgileniyordu. Lakin insanlar kategorileştirmeyi boyunlarının borcu olarak gördükleri için onu illaki bir akıma dahil etmek adına çaba sarf ediyorlar.

Dün okuduğum eserine göre de nihilist olur o zaman.

Dün okuduğum tiyatro kitabında (Sıkıyönetim) şöyle diyordu Camus: "Benim felsefem budur! Tanrı dünyayı yadsıyor, ben de Tanrı'yı! Varolan tek şey olduğuna göre, yaşasın hiçlik!" "Hiçbir şey istemediğim için, her şeyin üstündeyim artık."
Benim için önemli olan: yazarın okuru sorgulama yapmaya itiyor oluşudur. Bunu hangi akımla yapıyor oluşu değil... Okuduğum her eserinde de bu eylemi bana hissettiriyor Albert Camus o yüzden onu ayrıca seviyorum.



Adiller:


Ön sözde şöyle diyor Camus:

"1905 Şubatı'nda, Moskova' da, devrimci sosyalist partiye mensup bir grup terörist, Çar'ın amcası Grandük Sergey'e yönelik bombalı bir suikast hazırlığı içine girdiler. Bu saldırı, öncesinde ve sonrasında gelişen olaylar Adiller'in konusunu oluşturuyor. İnanması her ne kadar güç olsa da, bu oyundaki bazı durumlar, yaşanmış, tarihi hadiselerdir."


Devrim yapma düşüncesi içinde olan bir örgütün eylemlerinin bir sınırı var mıdır? Yaşanmış bir olaydan yola çıkan Camus'un bu kitapta sorgulattığı en önemli düşüncelerden biridir. Devrim yaparken masumların ölümüne göz yumacak kadar merhametsiz mi olacağız? Yoksa suçu olmayanları affedecek kadar merhametli mi?

Karakterlerden biri olan Dora şöyle diyor:

"Yıkım bile muhtaçtır düzene, muhtaçtır sınırlara"

Stephan ise:

"Yeteri kadar öldürmezsen, öldürdüklerin boşa gitmiş olur" demektedir.

Bizim düşüncemize zıt olan bir düzeni devirmek için ne kadar insan öldürmek gerekiyor? Kan akmadan devrim ya da karşı devrim gerçekleşebilir mi? Düzen ile alakalı her sorunun sonu ölüme çıkıyor.

O yüzden "Sıkıyönetim" kitabında şöyle diyordu Camus:

"Ölüm de yaşam kadar değerlidir; insanoğlu, başkalarını yakmakta kullanılacak ateşin odunudur."

İlerici veya gerici farketmeksizin bir taraf diğerini ateşi körüklemek adına odun olarak kullanacaktır. İşte içindeki merhamet duygularına söz geçiremeyenler daha fazla kişinin yaşamasını mümkün kılabilir. Kaç kişinin ölümünü engellersek Adil olabiliriz?

Emniyet müdürü SKURATOV'un dördüncü perdede dediği gibi midir?

"İnsan hayat talep edemez azizim. Hayat, insana bağışlanır. Siz hiç kimseyi bağışladınız mı? Bir düşünün bakalım"

Bağışlamadınız mı? Demek ki siz "Adiller"den biri olamamışsınız henüz. Nedir ki şu adalet, şu adillik?

"Sıkıyönetim" kitabında:

" Var elbet bir adalet, midemi bulandıran bir adalet..."

"Adiller" kitabında:

"Ölü doğacak bir adalet uğruna, kök salmış bir adaletsizliğin parçası olmayacağım."

"Adaletin kendisi umutsuzluk demek onun için"

Ya da;

"Ekmekleri ellerinden çalındığı zaman sığınacak bir adalet de bulamazlarsa yanlarında eğer, neyle hayatta kalacak bu insanlar?"


Hepimizin yakındığı bir kelime şu "adalet" kelimesi. Hangi adalet tanımı bizi tamamen tatmin edebilir? Ben herhangi bir tanımın insanoğlunu tatmin edeceğini düşünmüyorum. Bu kadar bencil bir yaratığı adalet ve düzen teskin edemez ki binlerce yıldır edemedi de...

Yabancı romanında şöyle diyor Camus:

"İnsanların adaleti bir hiç, Tanrı'nın ki ise her şeydi. Beni mahkum edenin insanların adaleti olduğunu belirttim."

Tanrı'nın adaletini de beğenmiyor çoğu insan o yüzden de ona inanmaktan vazgeçiyor. Çünkü Tanrı bile kitaplarında bazı insanları diğerlerine göre üstün tutmuştur. Hem mal mülk, hem de cinsiyet olarak. Başka bir yaşam, başka bir evrende gelecek adalet ise geç kalınmış bir adalet olabilir. O yüzden biz yaşadığımız çağda bu göreceli olarak temin edebileceğimiz "Adalet"i temin etmek adına mücadele veriyoruz ya da bir kısmımız mücadele veriyor diyelim..
56 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Kim öldürüyor bizleri, hangi hakla veriyorlar milyonları etkileyecek kararları? Bu düzenin sorumlusu kim? Binlerce yıldır var olan insanlık, daha iyi, daha eşit ve daha adil bir yaşam için daha iyi bir düzen yaratamıyor mu? Aslında daha kelimeleri fazla oldu bir önceki cümlede. Daha diyebilmemiz için önündeki sıfatların halihazırda var olması gerekiyor. Ve bunların var olduğunu söyleyenlerin en üst tabakada yer aldığını hepimiz biliyoruz. Hayır, iyi yaşayanlar -daha doğrusu yaşayanlar- sadece egemen olanlar: cebini doldurup zenginleşen liderler, onların iktidarda olmasını isteyen ve asla doymayacak olan obur zenginler, fakirliği övüp lüks içinde yaşayan din adamları... Ucu bucağı olmayan bir "rant" zinciri. Bu kitap sizler için bir küfür ve ben bu kitabı okuyarak o küfrü yüzünüze etmekten onur ve şeref duyuyorum.
Kitap, yalnızca sancılı bir baba-oğul ilişkisi gibi görünüyor fakat okudukça derin katmanları olduğunu göreceğiniz bir yaşam öyküsü. Evet yaşam öyküsü çünkü yazarın kendi hayatından kesitler sunuyor. Ayrıca güncel sorunlara ve bunlara neden olan siyasetçilere de isim isim, tarih tarih yer vermiş. Fransa'da alınmış bu çirkin kararlara ve yaşanmış bazı sahnelere hiç de yabancı olmadığımızı; benzerleri ve hatta aklımızla alay eder şekilde olan daha çirkinlerini her gün, her dakika, her saniye ülkemizde yaşadığımızı görüyorum. Ve her geçen gün bir çığ gibi büyüyerek yükseliyor içimdeki sesler: "Ben bu ülkede yaşananlardan tiksiniyorum, utanıyorum!.." Ve tüm dünyaya bakınca: "İnsan olmaktan tiksiniyorum, utanıyorum!.."
Tesadüfen arkadaşımda gördüğüm ve gördüğüm an bana hediye ettiği bu kısacık kitabın tiyatroya uyarlandığını ve şu zamanlarda Moda Sahnesi'nde seyirciden uzak şekilde oynanıyor olduğunu ancak bilet fiyatı ödenerek ekran başında izlenebildiğini de belirteyim. Kitabı bitti, sıra tiyatrosunu izlemekte. Keyifli bir hafta sonu ve keyifli okumalar diliyorum herkese...
136 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Oyun okumayı oldum olası sevmişimdir. Roman okumaktan farklı olarak oyun okurken kafamda bir sahne kurar, her bir repliği kafamda sahne akustiğinde aşırı dramatize ses tonuyla dikte ederim ve bu bana ekstrem bir haz verir.
Caligula, Camus’nün okuduğum üçüncü kitabıydı (Bu satırları yazarken dört kitabını okumuş bulunuyorum) ve söyleyebilirim ki beni en çok tatmin eden de Caligula’ydı.
Peki, Caligula nedir? Daha doğrusu, kimdir? Tam adıyla Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus, üçüncü Roma imparatoru ve Roma tarihinin en zalim hükümdarı (en azından ilk 3’te). Barbarlığı, cinsel sapkınlıkları ve bencilce eğlenceleriyle namlanan Caligula’nın bu bozuklukları daha imparatorluğunun ilk yılında ölüm uçurumundan “neredeyse” yuvarlanmasıyla başlamış. Bir Roma şairi olan Juvenal’e göre ise Caeser’a onu delirten zehirli bir iksir verilmiş ama burası teferruat. Sonunda Caligula öyle bir noktaya gelmiş ki atını rahip ilan etmiş, hatta Senato’da bir yer sözü bile vermiş.
Tamam, iyi güzel de tarih kitabı okumuyoruz, oyun okuyoruz. Camus’nün Caligula’sı ise biraz daha farklı. Zalim olmasına zalim, hem de dibine kadar zalim. Ama onunki biraz daha “tanımlanamayanı tanımlama, imkansızı mümkün kılma çabası” (#32842261) denilecek türden.En sevdiği insanın kaybından sonra (Camus’nün absürdist olduğunu biliyoruz) uyumsuz’u fark ediyor ve bütün tecrübeleri toplamaya çalışıyor (Bkz: Sisifos Söyleni). Hiçbir şey istemiyor, arzulamıyor, tek bir şey dışında: mutlak güç ve hakimiyet (tabi söz konusu absürdizm olunca bundan da %100 emin olamıyoruz). Koskoca Julius Caesar, Camus’nün ellerinde biçim değiştiriyor. Bu sefer mermerden bir David değil de David’den bir topak kil çıkıyor sanki.
Bir de Caligula’nın mantık ilkesi var, ki gözden kaçmaya çok müsait bir ayrıntı. Hani insan olmanın getirdiği en temel ikilemlerden biri: “Duygular mı mantık mı?” Caligula mantıkçı. Ama mantık dediysem küçümsemeyin. Duyguları Drusilla ile ölmüştür artık. Mantık ilkesini daha iyi anlamlandırabilmek için Sisifos Söyleni’nden bir alıntıyı kullanacağım:
Mantıklı olmak her zaman kolaydır. Sonuna kadar mantıklı olmaksa, neredeyse olanaksız bir şey. ( #32002239 )
Camus neredeyse olanaksızı gerçekleştirebilmek için bir imparator seçmiş bence ve böylece Caligula’nın sınırsız imkanlarıyla sınırları aşmaya çalışmasını göstermiş.
Kitabın edebi ve felsefi yanını bir kenara atacak olursak, sırf Caligula’nın hazırcevaplığı için bile okunabilecek bir eser Caligula.
Son bir şey, okurken Sergei Rachmaninoff'un Piano Concerto no.2 op.18'ini dinlemenizi ŞİDDETLE tavsiye ediyorum. Kitabın içerdiği gücü ve deliliği %105 artırıyor.
——— (kapanış)
Evet arkadaşlar, Caligula’ya dair söyleyeceklerim bu kadardı. İncelememi beğendiyseniz altta kalp tuşuna basarak beğenmeyi ve bunun gibi daha çok içerik için kanalıma abone olmay- aman, hemen buradan (Merv) takip etmeyi unutmayın. Sağlıcakla kalın.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayberk Erkay
Unvan:
Çevirmen
Fransız edebiyatı, çağdaş felsefe ve tiyatro kuramları eğitimi aldıktan sonra akademik ve yazınsal çalışmalarını bu alanlarda sürdürdü. Farklı Batı dillerinden çok sayıda edebî eseri dilimize kazandırdı. Arthur Rimbaud, Stendhal, Stéphane Mallarmé, Guillaume Apollinaire, William Blake, Tristan Tzara, Antonin Artaud, Boris Vian, Georges Bataille, Louis-Ferdinand Céline, Bernard-Marie Koltès gibi Batı edebiyatının farklı türlerinde öncülük etmiş isimlerden yaptığı tercümelerin yanı sıra kıyıda kalmış metinler üzerine yaptığı araştırmalar, yazınsal çalışmalar ve incelemelerle alana katkıda bulundu.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 3.456 okur okudu.
  • 35 okur okuyor.
  • 2.825 okur okuyacak.
  • 25 okur yarım bıraktı.