“Bahçemin en yaşlısı, üst dalları iç içe girmiş bir limon ağacı. Kısa süre önce gece bahçıvanı turunçgillerin nasıl öldüğünü biliyor muyum diye sordu: Kuraklığa, hastalıklara, sayısız bit, böcek ve parazit salgınına dayansalar bile yaşlandıklarında aşırı bolluğa boyun eğerlermiş. Yaşam döngülerinin sonuna geldiklerinde devasa bir limon hasadı verirlermiş. Limon ağacı sonbahar mevsiminde öyle bol çiçeklenirmiş ki havadaki tatlı baygın koku burnunu ve boğazını iki blok öteden bile kaşındırırmış; meyveleri aynı anda olgunlaşır, ağırlığı kaldıramayan dalları kırılır, birkaç haftaya kalmadan etraf çürük limonla dolarmış. Ölmeden önce böyle bir görkem çok şaşırtıcı, dedim. İnsan bunların hayvanlar âleminde yaşandığını düşünebiliyor; örneğin ölmeden önce çiftleşen milyonlarca somonbalığı ya da menileriyle Pasifik Okyanusu'nu yüzlerce kilometre boyunca beyaza boyayan milyarlarca ringa balığı gibi... Fakat ağaçlar çok farklı organizmalar, böyle arsızca bir bereket bir bitkinin değil daha çok sınırsız ve her tür kontrolün ötesinde büyüyen türümüzün aşırılıklarını andırıyor. Limon ağacımın ne kadar ömrü kaldığını merak ediyordum. Bunu bilmenin bir yolu olmadığını söyledi, en azından kesip kütüğün halkalarına bakmadığımız sürece yoktu. Ama zaten... kim böyle bir şeyi yapmak isterdi ki?”