"Yazarken öğrendiğim bir şey varsa o da, bu işte hiçbir şeyin hiçbir zaman tümüyle açık seçik olmadığı; gerçek, yalan olabiliyor, yalan da gerçek ve hiç kimse kimin için çalıştığını bilmiyor. Kesin olan, edebiyatın sorunları çözümlemediği -hatta onları yarattığı- ve insanları mutlu etmek yerine onları mutsuzluğa doğru ittiği. Bütün bunlara rağmen bu, benim yaşam tarzım ve onu başka hiçbir şeye değişmem."
Elebaşılar – Hergeleler, Llosa’nın öğrencilik döneminde yazdığı ilk hikayelerinden ve ilk romanlarını yazmaya başladığı sırada kaleme aldığı Hergeleler isimli uzun hikayesinden oluşuyor. Sunuş kısmında elebaşılar bölümündeki hikayeler hakkında yazar pek bir değeri yok diye yazmış ama devamında hikayelerin çıkış sebepleri ve ilham kaynaklarından bahsetmesi yazarın başlangıç noktasını anlamaya yardımcı oluyor ve sadece bu neden için bile okumaya değerler. Hergeleler ise yazarın hem daha sonraki bir dönemde yazdığı bir hikaye olduğu için hem de yazarın daha fazla kafa yorduğu bir hikaye olduğu için daha akılda kalıcı. Yazarın pek bir değeri yok sözünün mütevazılıktan kaynaklandığını belli bence hikayeleri öğrencilik yıllarında yazılmış olmalarına rağmen gelecekteki eserlerinin müjdesini veriyorlar. Llosa romanlarını sevenlerin bu eserlerin çıkış noktalarını görmekten keyif alacağını düşünüyorum.
Julie Otsuka’nın romanı kronolojik olarak ilerlese de belli bir karakteri ve onun başından geçen olaylar dizisini ele almıyor. Romanda klasik bir roman kurgusu ve derinlemesine inceleyebileceğimiz karakterler yok. Yazar bir karakterden ziyade bir topluluğu romanın kahramanı olarak işlemeyi tercih etmiş ve bence romanın uzunluğu da göz önüne alınırsa bunda başarılı da olmuş. Roman Kadınların bakış açısından Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Japon göçmenlerin yeni yerleştikleri ülkede kurmaya çalıştıkları hayatları ve ilerleyen bölümlerinde de İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon asıllı Amerikalıların toplama kamplarına gönderilmesini işliyor. Amerika’ya hiç tanışmadıkları adamlarla evlenmek üzere gönderilen kadınların seyahat ettiği gemide başlayan hikayede bu kadınların kaçtıkları veya terketmek zorunda bırakıldıkları koşulları, hayallerini ve beklentilerini gözlemliyoruz. Amerika’ya vardıktan sonra evlenmeye geldikleri adamlar onlara anlatıldığı gibi çıkmıyor ve işçi olarak çalışmak zorunda kalıyorlar. Amerika’da maruz kaldıkları ayrımcılığı ve ırkçılığı ve en sonunda da yıllarca çalışıp kurdukları hayatlarının savaş sırasında alınan ırkçı bir kararla tuzla buz olmasını izliyoruz. Yazarın sade, şiirsel bir dili var ve roman klasik roman kurgusunun dışında onlarca kişinin ağzından anlatılsa da bunu okuru sıkmadan ve anlatmak istediği dönemin damıtılmış halini bize sunarak yapıyor. Roman bir karakter grubunun etrafında şekillenseydi belki daha çok kişiye hitap edebilirdi ama bir topluluğun hikayesini anlatmak için yazarın seçtiği yöntem bence daha etkili olmuş. Bir dönemin panoramasını kadınların sesinden dinlemek isteyen herkese tavsiye ediyorum.
“Bazı evler yaşamaya devam ederken bazıları da içinde yaşayanların en mutlu olduğu zaman diliminde donup kalırlar. O yüzden de bir süre sonra her evin içindeki zaman farklı oluyor. Herkes bir yerlerde takılıyor.”