Sabahattin Ali'nin 1947 tarihli kitabı on üç hikaye ve dört masaldan oluşuyor. Önceki eserlerinde daha çok kırsal kesimi işleyen yazar bu kitabında şehir hayatına ağırlık veriyor. "Böbrek" ve "Dekolman" hikayeleriyle de dönemin hastane ortamını ve doktorları anlatırken vatandaşların karşılaştığı güçlükleri ele alıyor.
Sırça Köşk ile birlikte Sabahattin Ali'nin bütün hikaye kitaplarını ve romanlarını okumuş oldum. Özellikle hikaye kitaplarını yazıldığı sırayla okuyunca yazarın kendisini ne kadar geliştirdiği görülüyor. Eleştiri dozu önceki eserlerine göre daha yüksek zaten bunun için olacak ki Sırça Köşk masalının politik mesajlar taşıdığı gerekçesiyle kitap yazıldığı dönemde Bakanlar Kurulu tarafından toplatılmış. Erken yaşta öldürülmeseydi kim bilir daha nasıl kitaplar yazacaktı. Ülkemiz için gerçekten çok büyük bir kayıp.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Miras, Lazare Lonsonier'in küvette gazete okurken Almanya'nın Fransa'ya savaş ilan ettiğini öğrenmesiyle başlıyor. Aynı paragrafta savaşta alacağı yaraları ve iki kardeşinin öleceğini de öğreniyor. Bunu takip eden paragraftaysa bir geri dönüşle baba Lonsonier'in Fransa'dan Şili'ye nasıl geldiği ve bir tesadüfün gelecek kuşakların hayatını nasıl değiştirdiğini görüyoruz.
Büyülü gerçekçilik akımının etkilerini gördüğümüz romanın başlangıcından nasıl devam edeceği de anlaşılıyor. Geçmişe dönüşleri ve gelecekte olacakların aralara serpiştirilmesini kitapta sıkça görüyoruz. Okur olarak olacakları önceden öğrenmek normalde okuma isteğimi azaltırdı hatta kitabı yarım bırakmama bile sebep olabilirdi ama Miras'ta hiç böyle hissetmedim. Belki de yazarın anlatım tarzından dolayı ama olacakları öğrenmek benim için romanın büyülü havasından hiçbir şey eksiltmedi. Şili'ye göç etmek zorunda kalan bir bağcının yolculuğuyla başlayan hikaye farklı heveslere ve takıntılara coşkulu bir şekilde kendilerini adayan Lonsonier ailesinin üyelerinin hayatlarıyla ve bunlarla beraber iki dünya savaşından Pinochet diktatörlüğüne kadar geçen zamanda Şili'nin tarihiyle devam ediyor. Bonnefoy, savaşı ve ailenin her kuşağını bir şekilde etkilemiş şiddet sarmalını okura ustaca yansıtmış. Şili'de ki 1973 askeri darbesinin ve bunların Ilario Da'nın bakış açısından anlatıldığı kısımlar özellikle çarpıcı.
Bonnefoy'un takip etmeye değer bir yazar olduğu çok açık. Umarım diğer romanlarını da en kısa sürede okuyabiliriz.
"Etrafta neler olup bittiğinin hiçbir anlamı yoktur. Önemli olan bu durumda bizim kendimizi nasıl hissettiğimizdir. Ne de olsa hepimiz sonuçta ne hissediyorsak oyuzdur."